Cenâb-ı Hakk, kendi düşmanı ve bizim de düşmanımız olanları dost edinmememiz gerektiğini emir buyurur.[1] Nefis de bizim en büyük ve tehlikeli düşmanımızdır. Onu dost edinmekten uzak durmalıyız. O, ne kadar kontrol altına alınıp eğitilse de yine düşmandır. Onu, gaflete düşüp de ihmal etmemek lazımdır. Çünkü ardında bu kadar büyük bir düşman varken kişinin gözüne nasıl uyku girer? Uyumamayı başaran nefsini aşağılamış ve onu yenmeyi başarmıştır. Bu düşmandan emin olarak huzur içinde uyumak için Tûbâ ağacının misali olan mürşid-i kâmile iltica edilmelidir. Bundan sonra onun gölgesinde rahat ve emin olarak uyunabilir.[2]
“Ey yoksul, bunun için diyorum işte. Köpeğin boynundan tasmayı çözme
Bu köpek, terbiye edilse bile yine köpektir. “Ne mutlu nefsini aşağılayana” hükmüne uy, o, kötü damarlıdır.[3]
Ne mutlu kişiye ki nefsini aşağılatmıştır. Vay o kişiye ki nefsinin tekmesi altında kalmıştır!”[4]
Nefisle olan mücadelede iyi sonuç elde etmek için öncelikle kişinin kendi haline bir bakıp durumunu görmesi gerekir. Kendisinde güçlü ve hükümran olan kim ve bunu nasıl anlamak lazımdır? Bunun neticesi, kendisinde asıl hükmetmesi gereken kim? Yeşil ottan murat olan ruha mı, yoksa kemikten murat olan nefse, onun lezzet ve şehvetlerine mi meylin var? Şerrin kaynağı nefse mi, hayrın kaynağı ruha mı gönlün var?[5]
Kurt, ceylândan bir yavru doğursa onun kurt, yahut ceylân oluşunda şüphe edilir
Önüne otla kemik koy. Bakalım hangisine tezce adım atacak, hangisine meyledecek?
Eğer kemiğe gelirse köpektir, ota meylederse şüphe yok, ceylân cinsindendir
Sen otla kemiği göster, nefis ve can gıdasını arz et
Nefis gıdasını isterse aşağılıktır, ruh gıdasını isterse serverdir
Tene hizmet ederse eşektir. Can denizine dalarsa inci bulur.[6]
Hz. Mevlânâ nefisten kurtuluşu kolay görüp hafife almanın ancak bir cahillikten kaynaklana bileceğini bildirir. Nefsin bizi her an kandırması esastır ve ondan kurtulmak lazımdır. Ardından onu teslim almak şarttır. Hz. Mevlânâ ondan kurtuluşun bir yolunun da, Hz. Mûsâ’nın Rabbine ve Hz. Mûsâ’ya kaçmakla mümkün olacağını açıklar. Firavun gibi olma, onun gibi nefse uyarsan boğulanlardan ve zarara uğrayanlardan olursun diyerek ikaz eder. Yine nefis Ebû Cehil’inden kurtulmak ve şerrinden uzak olmak için Hz. Ahmed’e yapışmak lazımdır. Nefisten kurtuluş bu iki Peygamberin veziri olan mürşid-i kâmilin himmetine iltica edip eteğine yapışmakla mümkün olacaktır.[7]
“Nefsin her anda bir hilesi var, her hilesinde yüzlerce Firavun, Firavun’a uyanlarla boğulmuş
Mûsâ’nın Allah’ına ve Mûsâ’ya kaç; Firavunluk ederek iman suyunu dökme!
Ahad ve Ahmed’e yapış, ey kardeş, ten Ebuceh’il’inden kurtul!”[8]
Nefsin üzerinde ki tesirine son verebilmek için enâniyet ve benlikten kurtulmak lazımdır. Bunun neticesi ilâhi mazhariyetlere nail olmaktır. Zâhid Muhammed Serrezî Cenâb-ı Hak’tan cemâlini göstermesini ister. Göstermediği takdirde kendisini dağdan atarak öldürecektir. Ama hâtiften ses gelir, atlasa dahi ölmeyeceği, defalarca atlar ve ölmez. Kendisine halkın içine gitmesi emredilir.[9]
“Dedi ki: Ey kıldan kıla bütün gizliliklerimi bilen Allah, şehirde ne yapayım? Söyle.
Allah dedi ki: Nefsini alçaltmak için Abbas-ı Debs gibi rüsvay ol, dilen.
Bir müddet zenginlerden para topla, yoksullara dağıt.”[10]
Nefisten kurtuluş için nefsin peşine düşüp yeni hevâ ve hevesler edinmekten uzak durarak imanı tazelemek lazımdır. Çünkü bu onun ateşini söndürür. İman nurunu canlandırır. Bunun neticesi ilâhi nimetlere mazhar olmaya başlanır. [11]
“Ey gizlice heva ve hevesini tazeleyen kimse! İmanını tazele, ama yalnız dille olmasın.
Heva ve heves tazelenip durdukça iman taze değildir. Çünkü heva, iman kapısının kilididir.”[12]
Şüphe yok ki heva ve hevesi terk etmek acıdır ama Allah’tan uzak olma acılığından elbette daha iyidir.”[13]
Nefis ve iman nurundan hangisi kuvvetli ise diğeri zayıftır. Güçlü, zayıf olanı hapsedip icraatına izin vermeyecektir. Onun karşısında iraden güçlü olmalıdır. Çünkü yol uzun, meşakkatli ve zor geçitlerle doludur. Vesveseleri ile Hak’tan uzaklaştıran bu nefse dur denmelidir. Riyâzet ve mücâhededen yılmayarak göz, gönül, kalp ve kulak bu düşmana karşı sabırla muhafaza edilmelidir. Onunla başa çıkmak o kadar kolay değildir. Bunu kolaylaştıracak olan birisi bulunmalıdır. Bu işte başarı için kendiyle müşâverede bulunacağın bir mürşid-i kâmili dost edinmek şarttır. Böylece aradan bütün perdelerin kalkmasıyla Hakk’a vasıl olunur.[14]
“İçimden bu sesleri menet de sırlar keşfedilsin.
Allah’ı an da gulyabanilerin seslerini mahvet. Nergis gibi olan gözünü bu gergese karşı kapa.[15]
Onunla başa çıkamaz, onun inadına karşı koyamazsın. Yürü, bir dost kazan, onunla uzlaş![16]
Aklı bir dostun aklına dost et de “Onların işi danışmaktadır” âyetini oku ona göre iş yap![17]
Bu kadarcık bir tepeden korkup ölüye döndün, önünde aşılacak dağ gibi beller var, nasıl gideceksin?”[18]
Nefisten kurtulmak için bir mürşid-i kâmile gidip onun riyâzet ve mücâhede reçetesini uygulamak şarttır. İlaçları ne kadar acı olursa olsun içmeye devam etmek gerekir. Yoksa vücuduna aslan resmi yaptırmaya giden Kavzinli gibi bir küçük iğne acısından dolayı hayıflanırsan ortaya kuyruğu, kulağı ve karnı olmayan bir aslan çıkar. Mürşidin verdiği uygulamalara sabredilirse nefis emmârelikten kurtulur.[19]
“Kardeş, iğne yarasına sabret ki gâvur nefsin iğnesinden kurtulasın.”[20]
Hz. Mevlânâ, nefis eşeğini sıkı bağlamak hususunda da uyarır. Çünkü onun şeriat yularını bırakırsan o hemen yeşilliğe, hevâ ve hevese koşar. Yeşillikte onu bekleyen düşmanlar ise onu yok ederler. Bu Mecnun’un devesiyle yaptığı yolculukta olduğu gibidir. O ne zaman gaflete düşse deve günlerce aldıkları yoldan geri döndüğünden bir türlü Leylâ’ya/sevgiliye ulaşamaz. O da çareyi kendini deveden atıp yuvarlanarak hedefe varmakta bulur. Bu nefsi de doğru yola çevirmek ve onun arzularının aksini yapmak gereklidir. Ona, sabır ve şükür yükünü yüklemek gerekir. Onu, yolu bilenlerin ve yolun tehlikesinden haberdar olanların yanına götürmek lazımdır.[21]
“Eşeğin başını çek, onu yola sok, doğru yolu bilen ve görenlerin yoluna sür.
Onu boş bırakma, yularını tut; çünkü o, yeşilliğe gitmeyi sever.
Gaflet edip de bir an boş bıraktın mı çayırlara doğru fersahlarca yol alır.
Eşek yol düşmanıdır, yeşillik görünce sarhoş olur. Onun yüzünden nice ona kul olanlar telef olup gitmişlerdir.
Eğer yol bilmezsen eşeğin dileğine aykırı hareket et; doğru yol, o aykırı yoldur.[22]
Nefisten kurtulmak ve onun sıfatlarından temizlenmek için bu işte mâhir olan, seni temizlemenin yollarını ve çarelerini bilen birinin yanına gidilmelidir. Kirli varlığını ölü misali bütün benliğinle ona teslim etmek lazımdır.[23]
“Elbiseyi yıkamak istiyorsan bez yıkayanların mahallesinden yüz çevirme!” [24]
Nefsin elinden kurtulmanın bütün yollarını bilip tatbik edenler bunu bir mürşid-i kâmilden öğrenmişlerdir. Nefsin elinde yalnız ve çaresiz kalındığında hemen bir Allah dostu bulunmalı ve onun öğrettikleri uygulanmalıdır. Böylece nefisten emin olunarak Allah’ın sevdikleri arasına girilebilir.[25]
“Yalnızlıktan ümitsizliğe düşünce güneş gibi bir sevgilinin gölgesi altına gir.
Yürü, tez bir Allah dostu ara. Böyle yaptın mı, Allah, senin dostun olur.
Halvette oturup gözünü yumanda bunu yine dosttan öğrenmiştir.
Ağyardan halvet etmek gerek, yardan değil. Kürk, kışın işe yarar, baharın değil.”[26]
Nefisten kurtuluş için ona olan aşk bitmelidir. Bu aşkın intihara götürdüğü görülmelidir. Nefsin isteklerinden bir an önce alakanı kesilerek, onun beslendiği gıdalar ona verilmemelidir. Nefsin bu arzularını yerine getirirsen nefsin köpek gibi beslenip kuvvetlenir. Ruhânî şeyleri avlamaktan imtina eder. Nefsin ve nefsânî kişilerin sevgisi kişi de canlanmaya başladığı an onlardan uzaklaşmalıdır. Çünkü bu sevgi kökleşirse imanının kökünü söker.[27]
“Sende kötü dostun sevgisi peydahlandı mı kendine gel.. ondan kaç, onunla az konuş, görüş!
Onu kökünden sök, çıkar… çünkü biter, boy verirse seni de kökünden söker, mahveder, mescidini de!”[28]
Kişi çaba ve gayretleri sonunda nefisten kurtulmayı başarıp tertemiz hale gelirse o zaman cehennem ateşi söner. Onun yerinde güzellikler ortaya çıkar.
“Melekler derler ki: “Hani geçerken filân yerde gördüğünüz o yemyeşil bahçe vardı ya
Cehennem, o şiddetli azap yurdu, işte orasıydı. Fakat size bağlık, bahçelik, yeşillik bir yer oldu.[29]
Çalışıp, çabalayıp tertemiz bir hale getirdiniz; Allah için ateşi söndürdünüz.[30]
Nefis, sofistâiler gibi daima şüphe içindedir. O, mânevî hakikatlere yabancıdır. Duysa da görse de inanmayarak inkâr eder. Onu yola getirmek zordur. Çünkü o aklî ve mantıkî şeylerle yola gelmez. O, ancak dayakla, mücâhede ve riyâzet sopasıyla yola gelir. Ona baş eğdirmek, onu yola getirmek ve ondan kurtulmak için dayağı eksik etmemek lazımdır.[31]
“Nefis Sofestai olmuştur, vur nefsin kafasına! Çünkü hakikati kötekle anlar, delil getirmekle değil.
Mucize görür, aydınlanır. Sonradan der ki: O bir hayaldi.[32]
Nefisten kurtuluş için o hırsızı yakalamak, yakalayınca çaldıklarını söyletmek gerekir. Aynı hataya bir daha düşmemek için ondan, bütün hile ve tuzaklarını öğrenmek şarttır. Bütün bunlardan sonra, onu kesinlikle bırakmayıp riyâzet ve mücâhede ipi ile sıkıca bağlamak gerekir.[33]
“Ama sesini duydun mu onu sımsıkı tut, koy verme de çaldığı şeyleri söylet
Hırsızı yakalayıp, sıkıştırmak, çaldığını çırptığını söyletmek cihadı ekberdir.”[34]
Nefis, hiçbir zaman kötülükten geri durmaz. Onu uslu bir vaziyette bulursan bil ki bu bir hiledir. Ondan vefakârlık beklemek hatanın en büyüğüdür. Ondan emin olmanın en güvenli yolu ona her vakitte mücâhede, riyâzet, zikir, ibadet ve taat ile eziyet vermekledir. Bu ejderha nefsi kötü fiil ve sıfatları işlemekten uzak tutmak ve onu dünya lezzetlerinden ayırmakla elini kolunu bağlamışsındır. Bu işte muvaffakiyet o ejderha nefsi öldürecek bir ejderhaya sahip, Mûsâ (as) meşrepli bir mürşid-i kâmille beraber olmaktır.[35]
“Ercesine onu savaşa çek, babayiğitçe onunla vuruş... Allah, sana vuslatıyla karşılık versin![36]
Sen ona zahmet, eziyet vermeden uslu, rahat ve vefakâr bir halde tutmayı mı umuyorsun?
Bu, her aşağılık kişiye nasip mi olur? Ejderhayı öldürmeye bir Mûsâ gerek.[37]
Nefsin bütün oyunlarını bertaraf edebilmek ve elinde oyuncak olmamak için onun karşısında Hz. Ali gibi sağlam durabilmek lazımdır. Nefsin vesveseleri ancak örümcek ağı gibidir. Bu ağada sinek gibi zayıf ve güçsüz varlıklar takılır. O, ancak sinek avlayabilir, kuş avlayamaz. Mürşid-i kâmiller ise sineklerle ilgilenmezler. Onlar keklik misali kişileri avlayan doğandırlar.[38]
“O melunun sesinin heybeti bu olursa gayrı Allah’ın sesindeki heybet ne olur?
Doğandan aslı, nesli belli olan keklik korkar. Sineğe o korkudan pay yoktur.
Çünkü doğan, sinek avlamaz ki… sinekleri ancak örümcekler avlar.
Şeytan örümcek, senin gibi sineğe galiptir. Keklikle, karakuşla işi yok!
Şeytanların bağırışları, kötü kişilere çobanlık eder. Padişahın sesiyse velîlerin bekçisidir.”[39]
[1] el-Mümtehine 60/1
[2] Tâhiru’l-Mevlevî, XIII, 866; Konuk, VIII, 128, 467; XIII, 308; Mesnevî, IV, 2237, 3345.
[3] Mesnevî, VI, 4858-4859.
[4] Mesnevî, III, 3794.
[5] Konuk, IV, 238.
[6] Mesnevî, II, 2676-2682.
[7] Tâhiru’l-Mevlevî, II, 465; Konuk, I, 274; Mesnevî, I, 778.
[8] Mesnevî, I, 780-782.
[9] Konuk, X, 188.
[10] Mesnevî, V, 2679-2681.
[11] Konuk, I, 345; XI, 571; XII, 491, 493; Mesnevî, I, 2957; II, 1274; VI, 3493-3503.
[12] Mesnevî, I, 1078-1079.
[13] Mesnevî, VI, 1768.
[14] Tâhiru’l-Mevlevî, II, 600; XIV, 49; Konuk, III, 216; IV, 130; IX, 67; X, 125, 492.
[15] Mesnevî, II, 753-754.
[16] Mesnevî, II, 2276.
[17] Mesnevî, V, 167.
[18] Mesnevî, V, 3758.
[19] Tâhiru’l-Mevlevî, V, 1406; Konuk, II, 307.
[20] Mesnevî, I, 3001.
[21] Tâhiru’l-Mevlevî, V, 1386; Konuk, II, 295; III, 210; Mesnevî, II, 729-730.
[22] Mesnevî, I, 2951-2955.
[23] Tâhiru’l-Mevlevî, V, 1781; Konuk, II. 533.
[24] Mesnevî, I, 3880.
[25] Tâhiru’l-Mevlevî, VI, 13; Konuk, III, 24.
[26] Mesnevî, II, 22-25.
[27] Tâhiru’l-Mevlevî, VI, 166; Konuk, III, 147; Mesnevî, II, 474-476.
[28] Mesnevî, IV, 1384-1385.
[29] Mesnevî, II, 2557-2558.
[30] Mesnevî, II, 2560.
[31] Konuk, II, 379; IV, 443; Mesnevî, I, 3280-3283; V, 569-572.
[32] Mesnevî, II, 3500-3501.
[33] Konuk, IV, 158.
[34] Mesnevî, II, 2378-2379.
[35] Tâhiru’l-Mevlevî, IX, 269; Konuk, V, 282-284; Mesnevî, III, 1057-1059.
[36] Mesnevî, III, 1061.
[37] Mesnevî, III, 1064-1065.
[38] Konuk, II, 507; VI, 515; Mesnevî, I, 3788-3797.
[39] Mesnevî, III, 4339-4343.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder