AHMED YESEVÎ ve YESEVÎLİK
AHMED YESEVÎ’NİN HAYATI
İlk Türk-İslâm tarikatı kendisine nisbet edilen ve “Pir-i Türkistan” diye anılan Ahmed Yesevî’nin doğum tarihi tam belli olmamakla birlikte V.(XI.) yüzyılın ortalarında olduğu tahmin edilmektedir. Doğu Türkistan’ın Sayram Kasabası’nda dünyaya gelmiştir. Babası Şeyh İbrahim, Saydam’ın ünlü şeyhlerinden olup soyu Hz. Ali’ye ulaşmaktadır. Ahmed Yesevî önce annesini, yedi yaşlarındayken de babasını kaybetmiştir.[1]
Ahmed Yesevî önce annesini, yedi yaşlarındayken de babasını kaybetmiştir. Babasından yetim kalınca, Hz. Peygamber’in işâretiyle ashaptan Şeyh Baba Arslan, Sayram’a gelerek onu terbiye ve irşad etti. Menkîbeye göre, Arslan Baba ashabın ileri gelenlerindendir. Dört yüz veya yedi yüz sene yaşadığı rivâyet edilir. Hz. Peygamber’in gâzâlarının birinde Ashab-ı Kirâm çok acıkmışlar ve Peygamber Efendimizden biraz yiyecek istirham ettiler. Hz. Peygamber’in duâsı üzerine Cibril-i Emin cennetten bir tabak hurma getirdi. Fakat hurmalardan biri yere düştü. Bunun üzerine Hz. Cibril: “Bu hurma sizin ümmetinizden Ahmed Yesevî’nin kısmetidir.” dedi. Peygamber (sav) bu emâneti kimin üstleneceğini sordu. Kimse tâlip olmayınca Arslan Baba bu vazifeyi alabileceğini söyledi. Ve Hz. Peygamber (sav) o hurmayı eliyle Arslan Baba’nın ağzına attı, mübarek tükürüklerinden de ihsân etti. Hemen hurma üzerine bir perde zâhir oldu. Hz. Peygamber (sav) Arslan Baba’ya, Ahmed Yesevî’yi nasıl bulacağını târif ve ta’lim ederek, onun terbiyesiyle meşgul olmasını emretti. Arslan Baba üzerine aldığı vazifeyi yerine getirerek Ahmed Yesevî’nin kısa zamanda tasavvufî mertebeleri almasını sağladı.[2]
Ahmed Yesevî, Arslan Baba’nın vefâtından sonra onun işâretiyle zamanın önemli ilim merkezlerinden Buhârâ’ya gelip, Şeyh Yûsuf el-Hemedânî’ye intisap ederek onun irşâd ve terbiyesi altına girdi. Sülûk adâbını, zâhir ve bâtın ilimlerini ondan öğrendi. İslâmî ilimlerde büyük bir vukûf kazandı. Ahmed Yesevî ilmiyle, zühd ve takvâsıyla temâyüz etti. Ve Şeyh Yûsuf el-Hemedânî’nin dört büyük halifesinden biri oldu. Ahmed Yesevî de hocası gibi Hanefî Mezhebi’ne bağlı idi. Şeriatla tarikatı bağdaştırmış, dinin emirlerine olan kayıtsızlığın tarikat âdâbıyla uyuşmayacağını telkine çalışmıştır. 1160 yılında irşâd postuna oturan Ahmed Yesevî, bir müddet sonra vaktiyle şeyhinin vermiş olduğu işâret üzerine irşâd makâmını Şeyh Abdülhâlik-ı Gucdüvâni’ye bırakarak Yesi’ye döner ve 562 (1167) yılında vefât edinceye kadar tâlim ve irşâda, İslâmiyete yeni giren Türklere İslâm Dini’ni anlayabilecekleri basit bir dille anlatmaya devam etti. Geçimini tahta kaşık ve kepçe yapıp satarak temin eden Ahmed Yesevî zamanının çoğunu ibâdet, ilim ve irşâda ayırdı. Çocukluğundan beri Hz. Peygamber’in sünnetine bağlılıktan geri kalmayan Ahmed Yesevî, bu yüzden altmış üç yaşına gelince, yine sünnete bağlılığından Hz. Peygamber’e hürmetinden tekkesinin avlusunda hazırlatmış olduğu çilehânesine girerek, yer altında rivâyete göre 120-125-130 yaşında ölünceye kadar, ömrünü burada ibâdet ve riyâzetle geçirdi.[3]
Divân-ı Hikmet’inde, aşk yoluna girmenin zor olduğunu, aşk yolunun ise faziletli, feyizli fakat bununla beraber meşakkatlerle dolu bulunduğunu belirtmiş. Âşık olmak için muhabbet bağına girmek gerektiğini bu gâye ile yola çıkanın ilk önce kendi nefsini öldürmesi gerektiğini izah eden Ahmed Yesevî, ilhâmını ilâhi aşk ve cezbeye ağırlık veren Horasan’ın melâmetî tasavvufundan almıştır. Ona göre kâmil insanın en bâriz vasfı aşktır. Zühd, riyâzet ve ibâdetle Allah’a vâsıl olmak isteyen sâlik ancak aşkla bu arzusuna erişebilir. Ahmed Yesevî derin görüşüyle çevresinin ihtiyacını anlamış, onun teminene çalışmıştır. Çevresinde toplanan yerli halk ve göçebe köylüleri İslâmın esaslarını, şeriat hükümlerini, tarikatın âdâb ve erkânını öğretmek gâyesiyle Türkçeyi kullanmış “hikmet” adı verilen manzûmeler söylemiştir. Böylece Arapça ve Farsça bilmeyen Türk dervişlerin sülûk âdâbını anlamalarını sağlamış kısa zamanda Taşkent, Seyhan, Harezm, Mâverâünnehir bölgelerinde, sonra Kafkasya, Anadolu ve Balkanlara kadar uzanan sağlığında 12 bini çevresinde olmak üzere sayıları 99 bine ulaşan müridleri olmuştur.[4]
Ahmed Yesevî’nin dünyanın dört bir yanına müridleri ve halifeleri yayılmıştır. Onun ilk halifesi Arslan Baba’nın oğlu Mansur Atâ idi. İkinci halifesi Harizmli Said Atâ, üçüncü halifesi Türkler arasında büyük bir şöhret kazanan Süleyman Hakim Atâ’dır. Yeseviyye silsilesi Süleyman Hakim Atâ’nın müridi Seyyid Atâ ve Sadr Atâ’dan gelmektedir. Diğer başlıca halifeleri; Sûfî Muhammed Danişmend Zernûkî, Baba Mâcin, Emir Ali Hakim, Hasan Bulganî, İmâm Mergâzî, Şeyh Osman Mağribî, Bursa’da Geyikli Baba, Abdal Musa, Unkapanı’nda Horos Dede gibi. Hacı Bektâş-i Veli’de onun halifeleri arasında zikredilir. Evliyâ Çelebi’nin ise Ahmet Yesevî’nin kızı Gevher Şehnaz ile devam eden soyundan olduğu zikredilir. [5]
Yeseviyye Tarikatı’na giren müridin riâyete mecbur olduğu hususlar:
1- Mürid hiçbir zaman kimseyi şeyhinden üstün bilmemeli ve ona mutlak teslim olmalıdır.
2- Mürid, zeki ve idrak sahibi olmalı bu sûretlede şeyhinin rumuz ve işâretlerini açıklamaya lüzum görmen anlatabilmelidir.
3- Merid, şeyhinin söz ve fiillerine râzı olmalı ve ona itâat etmelidir.
4- Şeyhinin bütün hizmetlerinde çevik olmalı ki şeyinin rızâsı meydana gelsin.
5- Mürid, sözünde doğru, va’dinde sağlam olmalıdır.
6- Vefâlı olmalıdır.
7- Bütün mal ve mülkünü, şeyhinin emrine âmâde kılmalıdır.
8- Şeyhinin sırlarını tutarak, herkese söylemekten kaçınmalıdır.
9- Şeyhinin emir, teklif ve nasihatlerini göz önünde tutup asla ihmal etmemelidir.
10- Allah-ü Teâlâ’ya ulaşmak için şeyhi yolunda canını vermeye hazır, onun dostlarıyla dost, düşmanlarıyla düşman olmalıdır.[6]
Yeseviyye Tarikatı’nda, ma’rifetullah (insanların yaratılış sebebi), mutlak cömertlik, gerçek doğruluk, Hakka’l-yakînde kaybolmak (fenâfillah), tan bir tevekkül ve derinliğine tefekkür önemlidir. Yine kemâl sahibi olmayı arzulama, Cenab-ı Hakk’a ulaşma isteği (vâsı’l-ı ilallah), beyne’l- havfı ve’r-recâ ve zikre mülâzemet tarikatın vaciplerindendir. Cemâatle namaz, seherde uyanıklık, devamlı abdestli olmak, her an Hakk’ın huzurunda olduğunu düşünmek, Hakk’ı zikir ve sâlih kimselere itâat de ihmal edilmemesi gerekli hususlardandır. Yine Yeseviyye Tarikatı’nda iki diz üstüne çöküp tevâzu ve edebe riâyet, kendini herkesten alçakta, herkesi kendinden üstün ve faziletli görmek, bütün şeyh ve azizlerin huzurunda edepli ve sessiz durmak, izinsiz konuşmamak, şeyhinin ve başka şeyhlerin velâyet sırlarını ve kerâmet rumuzlarını ifşâ etmeyip saklamak, şeyhe duâ edip, müsâfire hürmette âdâplardandır.[7]
Yeseviyye Tarikatı’nda halvetin önemi ve kendine has bir usûlü vardır. Ahmet Yesevî’ye göre halvet kelimesinin harflerinde birçok mânâlar gizlidir. (Hâ) hâliden, (Lam) leylden, (Vav) vuslattan, (He) hidâyetten alınmıştır. Halvet sırasında nefse ve şeytana âit olan hazlar yanıp mahvolmalıdır. İnsanın gönlü mâsivâdan arınmalı ve Allah’ın nuruyla dolmalıdır. Ahmed Yesevî’ye göre halvet iki çeşittir: Şeriat Halveti ve Tarikat Halveti. Şeriat Halveti’ni tamamlamadan Tarikat Halveti’ni yapmak doğru değildir. Yeseviyye’de halvete oruçlu başlanır. Sabah namazından sonra tekbir, tehliller ve zikirler îrad olunur. Akşama kadar bu minvâlde ezkâra, evrâda, istiğfara devam edilir. Akşam iftar sıcak su ile açılır. Ardından Ahmed Yesevî’nin kerâmetiyle bitmiş olan kara darıdan halvet çorbası içilir. Ardından harâreti kessin diye karpuz veya bir miktar ayran verilir. Yemekten sonra Kur’an-ı Kerim okunur, zikre devam edilir. Gece yarısından sonra başlar tıraş edilir. Ardından yakılan mum sönünceye kadar zikre devam edilir. Gecenin sonunda birkaç saat istirahat edilir. Böylece kırk gün tamamlanır. Kırk günün sonunda matbah hademeleri herkesten önce halvethâneden çıkarak kurban keserler. Kesilen kurbanın boğazlarını kebap yapıp soğuk su veya ayran ile halvet ehline ikram ederler.[8]
Yeseviyye Tarikatı’nda zikir ise, cehrîdir. Ve “zikr-i erre” veya “zikr-i minşâri” adıyla anılır. Menkîbeye göre bir gün Hızır (as), Ahmed Yesevî ile sohbet etmeye gelmişti. Hocanın her günkü gibi ferah içinde olmadığını görüp, sıkıntısını sordu. Ahmed Yesevî’de arkadaş ve müridlerinin gönüllerini kesâfetin kabzettiğini, bu durumu gidermenin zor olduğunu gördüğü için müteessir olduğunu söyleyince Hızır (as), “Allah Allah” diyerek Hakk’ı zikre başladı ve bu sırada hüzün ve sıkıntı gitmiş oldu. Bu hâdiseden sonra zikr-i erre bu tarikatın virdi oldu. Bu zikir hakkında Şeyh Muhammed Gavs şöyle söylemiştir. Zikr-i erre’nin yolu, iki elini iki uyluğunun üzerine koyarak, nefsinide göbeğine doğru vererek “Hâ” deyip, sonra nefesini göbek altından uzatarak baş, bel, sırt da aynı hizâda olmak sûretiyle şiddetle “Hayy” diyerek zikre bu tarz üzere devam edilir. Marangozun bıçkıyı tahta üzerinde çektiği gibi zâkirde kalbini düzeltmek ve temizlemek için zikri kalp tahtasının üzerinde öylece çekmelidir. Şeyh Sâlim İbn-i Ahmed Şeyhân Hadramî, zikrin bundan başka dört şekli daha vardır der. Biri, nefesini çekerken “Hu” aşağıya verirken “Hayy”, yâhut her ikisinde de “Allah” demektir. Bir diğeri, nefesini çekerken “Allah” aşağıya verirken “Hu” demektir. Bir başka şekli, her iki halde de “Hay” demektir. Diğeri de, her iki halde de “Dâim, Kâim, Hâzır, Nâzır, Şâhid” demektir. [9]
Yeseviyye Tarikatı, Mâverâünnehir’de Nakşibendîliğin, Anadolu’da Bektaşiliğin doğmasına zemin hazırlamıştır. Bu iki tarikatın Yeseviyye’nin kolu olduğu söylenmiş ve Yesevî sûfî kültürü bu tarikatlar kanalıyla geniş kitlelere yayılmıştır. Ancak Yeseviyye Anadolu’nun fethinden önce bu bölgeye gelen ilk tarikat olmasına rağmen, zaman içinde tesir gücünü kaybetmiş ve kendinden sonra gelen tarikatlar içinde erimiştir. Hacı Bektaş-ı Veli’nin, Yesevî’nin müridlerinden olma ihtimali varsa da Bektaşî Tarikatı, Hacı Bektaş’ın meydana koyduğu bir şey olmadığı için bu tarikatın Yeseviyye’lik ile alâkasının gösterilemeyeceği de söylenmiştir.[10]
Ahmed Yesevî’nin tasavvufî manzumelerini içine alan ünlü eserine “Divan-ı Hikmet” denir. Bu eser İslâmî Türk Edebiyatı’nın, Kutadgu- Bilig’den sonra en eski örneğini temsil eder. Yine eser eski Halk Edebiyatı’nın birçok unsurlarını alarak İslâm ruhunu, o unsurlarla ifâde eden ilk eser olması bakımından Tasavvufî Türk Edebiyatı’nın en eski ve en mühim âbidelerindendir. Divan-ı Hikmet Doğu ve Kuzey Türkleri- Özbekler, Kırgızlar, Volga Türkleri- arasında âdeta dînî mukaddes bir kitap gibi elden ele asırlardır dolaşmıştır. Hoca Ahmed Yesevî, Divan-ı Hikmet ile kendi muhîtinde son derece müteessir olmuş, bu tesir bu günde devam etmektedir. Halk onun bu hikmetlerini ezberlemeyi ayrı bir hikmet olarak benimsemiştir. Divan-ı Hikmet, dînî ve ahlakî vaaz ve hikâyelerden, tarikat usûlüne ve sülûk âdâbına dair öğretici manzûmelerden ibarettir. Divan-ı Hikmet’te, dervişlerin ve dervişliğin fazileti hakkında medhiyeler, Hz. Muhammed’in hayatına dâir parçalar, kıyâmet, cennet, cehennem halleri, dünyanın halinden şikâyet, Ahmed Yesevî’nin hayatına dâir bir takım hikmetler, hayatından mühim hâdiseler gibi şeyler yer alır. Ahmed Yesevî, hitap ettiği toplumun fikir seviyesini ve ruh hallerini göz önünde bulundurarak felsefî inceliklerden çok şer’i ve ahlâkî meseleleri öğüt verici bir şekilde tebliğ ederek, uhrevî saâdet için mutlaka bunlara bağlı kalmanın lüzûmunu anlatmaya çalışmıştır. O hayatının ilk devirlerinden, son senesine kadar, kuvvetli ve samimi bir tasavvuf hayatı yaşamış, Arapça ve Farsça tasavvufî eserleri anlamayan Türkleri aydınlatma ve müridlerine tasavvufî hakikatleri takrir ve telkin maksadıyla şiir yazmıştır. O, sûfî şiiri irşâd için bir vasıta olarak kullanmıştır, onun şiirleri tasavvufî bir mahiyet taşımaktadır.[11]
Ahmed Yesevî, bir mürşid ve ahlakçı hüviyetiyle inandıklarını insanların anlayabileceği bir dil ve alıştıkları şekilde aktarmaya çalışmıştır. İnsanlara şeriat hükümlerini, tasavvuf esaslarını, tarikatın âdâp ve erkânını öğretmeye çalışmış, Türklere İslâmı sevdirmek, ehl-i sünnet akîdesini yaymak ve yerleştirmek başlıca gâyesi olmuştur. İslâm şeriatına ve Hz. Peygamber’in sünnetine bağlılığı ile Ahmed Yesevî’nin tarikat ve şeriatı kolayca telif etmesi, Yesevîliğin sünnî Türkler arasında süratle yayılıp, yerleşmesine sebep olmuştur. Ahmed Yesevî menkıbevî hayatıyla Orta Asya Türk dünyasının en büyük ismi olmuştur. Bu tesirin göstergeleri ise; Ahmed Yesevî Türbesi civarına gömülmenin taşıdığı değerdir. Bu sebeple birçok kişi daha hayattayken türbe civarından toprak satın alarak kabirlerini hazırlarlardı. Hatta kışın ölen kimse keçeye sarılarak ağaca asılır ve bahara kadar bekletilirdi. Baharla beraber de türbe civarına defnedilirdi. Yine Ahmed Yesevî Türbesi, Orta Asya ve Volga Türkleri bilhassa Özbek ve Kazakların mukaddes bir ziyaretgâhı olmuştur. Yakın zamana kadar, her yıl kış ortasına tesadüf eden muayyen bir vakitte onbinlerce insan toplanır ve bir hafta âyin yapardı.[12]
Erenlerin sözünü dinlemek, Kur’an-ı Kerim ve hadîs hükümlerine riayet etmek, şeriat ile tarikatı mezcetmek, zühd ve takvâ esaslarına bağlı kalmak, dünyanın süsünü, malını, şöhretini terk etmek, ona bağlanmamak, riyâzet ve mücâhede yolunda devam etmek Ahmed Yesevî’nin tavsiyelerindendir.
[1] Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul 2004, s. 324; M. Fuad Köprülü, “Ahmed Yesevi”, Milli Eğitim Bakanlığı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1993, I, s. 210; Kemal Eraslan, “Ahmed Yesevî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), İstanbul 1989, II, 159; Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Yayımlayan Orhan F. Köprülü, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1991, s. 62.
[2] K. Eraslan, a.g.m. s. 160; F. Köprülü, a.g.e. s. 28.
[3] Mustafa Kara, Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları, Dergâh Yayınları, İstanbul 2005,s. 377; Mehmet Necmeddin Bardakçı, Sosyal-Kültürel Hayatta Tasavvuf, Rağbet yayınları, İstanbul 2005, s.238; F. Köprülü, a.g.m. s.210; K. Eraslan, a.g.m. s.160; F. Köprülü, a.g.e. s. 65; S. Araydın, a.g.e. s. 325.
[4] S. Araydın, a.g.e. s. 327; N. Bardakçı, a.g.e. s. 238; K. Eraslan, a.g.m. s.161.
[5] K. Eraslan, a.g.m. s.160; F. Köprülü, a.g.m. s. 212; F. Köprülü, a.g.e. s. 88; S. Araydın, a.g.e. s. 327.
[6] S. Araydın, a.g.e. s. 335; F. Köprülü, a.g.e. s. 98.
[7] F. Köprülü, a.g.e. s. 100; S. Araydın, a.g.e. s. 336.
[8] S. Araydın, a.g.e. s. 336; F. Köprülü, a.g.e. s. 103.
[9] F. Köprülü, a.g.e. s. 107; F. Köprülü, a.g.m. s. 213; S. Araydın, a.g.e. s. 338.
[10]N. Bardakçı, a.g.e. s. 239; F. Köprülü, a.g.e. s. 112: M. Kara, a.g.e. s. 392.
[11] F. Köprülü, a.g.e. s. 119; F. Köprülü, a.g.m. s. 214; K. Eraslan, a.g.m. s. 161; M. Kara, a.g.e. s. 383.
[12] F. Köprülü, a.g.m. s. 211; K. Eraslan, a.g.m. s. 160.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder