AYNI MEKÂNDA, AYRI DÜNYALARDA
Her şey soğuk ve karlı bir Ankara akşamında başlamıştı. Mithatpaşa’daki bir binanın, bodrum katında bulunan bir stüdyo… TRT’nin ilk spikerlerinden Nuran Devres’in “Burası üçüncü bant beşinci kanaldan deneme yayını yapan Ankara Televizyonu. Sayın seyirciler bugün 31 Ocak 1968 Çarşamba, Ankara’dan televizyon yayımına başlıyoruz” sözleriyle, televizyon hayatlarımıza hızlı bir giriş yapmıştı. İlk zamanlar günümüzün tamamını gasp eden bir güçte değildi. İstiklal Marşı’yla başlayıp, yine onunla biterdi. Yani gece uyuyamayınca televizyon seyredilemez, sabah erken kalkınca “Dünyada neler olmuş bir bakayım.” denilemezdi. Zaten ilk çıktığında televizyon her hanenin bir ferdi de olmamıştı. Yıllar ilerledikçe tüplüsü, gazlısı, siyah beyazı, renklisi, plazması derken bugünlerde bir de akıllısı…
Yetmişli yıllarda televizyon almak oldukça güç ve masraflıyken zamanla tüm hanelere sızdı elektronik hane. Evlerimizin merkezine yerleşti. Başköşeye oturdu, günün en şerefli misafiri gibi… Bu misafirlik zaman içinde ev sahipliğine dönüştü. İlk zamanlar sadece oturma odasıyken makamı, zamanla salonlara ve mutfağa kadar genişledi rolü.
Hatta yatıp dinlenme için kullanılan odalarımıza kadar girdi desem inanır mısınız? Koltukların konumu, ışığın açısı televizyona göre ayarlandı. Neredeyse bütün evlerde tüm koltukların baktığı ortak nokta, televizyondu artık. Hâlbuki insan, birbirine elifi elifine denk gelecek şekilde oturup konuşunca, o sohbetin tadı tarif edilemezdi. Peygamberimiz, kendisine seslenildiğinde ya da bir soru sorulduğunda tüm bedeniyle dönmez miydi sözün sahibine?
Peki ya şimdi? Televizyon artık ev sahibi, evin en önemli, sözüne itibar edilen ferdi… Sözü ve sesi kesilmeyecek kadar önemliolduğu için, yüzümüz, bakışlarımız ve gönlümüz ona odaklanmışken, istemeden kulağımızı evin içindekilerin sorularına vermek zorundayız. Elektronik hane, bizim hanemize yön veriyor artık. Televizyonun mucidi John Baird, lavabo, çay teknesi, projeksiyon lambasını kapatan bir bisküvi kutusu ve tahta çubuklar arasına bal mumuyla tutturduğu mütevazı çalışmasının günün birinde şaşalı televizyon üniteleriyle evin en güzel yerine oturacağını, ev halkının saatlerce süren ilgisiyle taltif edileceğini tahmin eder miydi acaba? Çok eski zamanlarda televizyon ve internet yokken nasıl yaşarmış insanlar? Hayat nasıl geçermiş? Elektronik dadıların olmadığı dönemlerde çocuklar nasıl avutulur, nasıl mutlu edilirmiş? Hayatımızın en değerli varlığı olan çocuklarımızı, velinimetimiz olan, en kaliteli elektronik dadılara emanet etmediğimiz zamanlarda çocuklar nasıl vakit geçirir, biraz gürültü yaptıklarında nasıl sakinleştirilirmiş? Aslında yaşı kemale ermiş herkes için soruların cevapları malum. Televizyonla birlikte başlayan “iletişim ve teknoloji” çağından önce, sohbet muhabbet, göz göze konuşmak, büyüklerin anlattığı masallar, kış gecelerini ısıtan sıcacık kitaplar ve kitapları okuyanların kurduğu hayaller… Bir de tebessümle hatırlayacağımız, “sobalar!” Soba, bizim için sadece ısınma mekânı değildi. Üzerindeki kestanelerin pişmesini sabırsızlıkla beklediğimiz, bir yandan da gün boyunca olanları birbirimize anlatmak için yarıştığımız toplanma mekânıydı.
Televizyonla birlikte başlayan değişimde, geniş ve ferah evlerimizde aile olarak toplanabileceğimiz küçük bir mekân bulamıyor muyuz? Evlerimiz genişleyip, eşyalarımız arttıkça, yani konforumuz ve imkânlarımız arttıkça, yalnızlaşıyor muyuz acaba?
Televizyonlarımızın eni genişledikçe gönüllerimiz mi daralıyor? Aynı mekânda, ayrı dünyalarda mı yaşıyoruz? Televizyon biz farkına varmadan ilk önce hayatımızı, sonra ruh coğrafyamızı ve değerlerimizi biçimlendiriyor diyebilir miyiz? Hiç dikkat ettiniz mi? Aynı programı izleyen, farklı bakış açılarına sahip kişiler bir müddet sonra aynı şeyleri söylemeye, ilerleyen zamanda da aynı şekilde düşünmeye başlıyorlar.
Çünkü insan televizyonla iletişim sürecinde pasif. Televizyon konuşur, insan dinler. Bizi düşünmekten ve hayal kurma zahmetinden dahi kurtarır. Bize bir dünya inşa eder. Biz ilk önce o dünyayı izleriz. Sonra yavaş yavaş o dünyanın içine girer ve ondan bir parça oluruz.
Televizyon izlemeye, teknolojik gelişmelerden faydalanmaya değil eleştirim. Gelecek nesillerin, televizyonu kullanmadaki ölçü ve tutumlarının ailede başladığını hatırlatmayı amaçlıyorum. Aynı mekânda, ayrı dünyaların yaşandığı sahnelere engel olmayı umut ediyorum. Bir araya geldiğimizde televizyonun düğmesini kapatarak, gönüllerimizi sohbetlerimizle aydınlatalım istiyorum.
Gönüllerimizin, gözlerimizle buluştuğu sohbetleri tekrar tadabilmek dileğiyle…
Canan CEHRİ AKYOL Diyanet İşleri Uzman Yrd.
DİYANET, AİLE 2016 ARALI K 31
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder