Hz. MEVLÂNÂ ve MESNEVÎ ye Bakış Açımız
Mesnevî’ye ne gözle bakarsan onu görürsün, ne arıyor ne bulmak istiyorsan onu buluyorsun. Onu bir hikâye kitabı görürsen, onu bulursun. Onda tasavvufun inceliklerini ararsan, onu bulursun. Onda sevgi ararsan, onu bulursun. Onda insanlık ararsan, onu bulursun. Onda din, diyanet ararsan, onu bulursun. Onda Müslümanlığın, Allah’a kul olabilmenin inceliklerini ararsan, onu bulursun. Onda müstehcenlik arasan, onu bulursun. Kısacası ne niyet, ne göz, hangi gönül, hangi bakış açısı ile bakarsan, her sayfa ve her beyitte karşına o çıkacaktır. O zaman bakış açımızı iyi ayarlamak, ne aradığımızı iyi bilmek, kalbimizi düzeltmek gerekmektedir.
Hz. Mevlânâ, Mesnevî’nin dibâcesinde ve diğer yerlerde bu hususu bize açıkça beyan ediyor. Mesnevî’ye Kıpti olarak bakarsan Nil misali kan renginde, Sıbti olarak bakarsan su gözükür.[1]
Gönlü deniz gibi engin ve yaratılışı iyi olanların istifadesi için ahvalini altın suyu ile yaz!
Bu cana canlar katan söz, Nil suyudur… Yarabbi sen onu Kibti’nin gözüne kan göster![2]
Mesnevî Nil ırmağının suyudur… Kıptiye kan görünür ama Mûsâ kavmine kan değildir, sudur![3]
Mesnevî de hakikati anlatmak gaye edinilmiş, manaya önem verilmiştir. Bunun için lafza takılıp kalmamak anlatılanlardan hisse almaya çalışmak lazımdır. Çünkü ona avam gözüyle bakarak okursan hikâye ve kıssalar dinler zevk alırsın. Fakat havas gözüyle bakarak okur ve dinlersen bu takdirde hakikatlere erer feyz alırsın.
Hz. Mevlânâ sade lafız üzerinde kalmamak onun mana denizine dalabilmek gerektiğini bu lafız ile mana arasında uçurumlar kadar fark olduğunu söylüyor. Bize de Mesnevî’yi bir lafız ve hikâyeden ibaret görmememiz gerektiği ikazını yapıyor. Bu lafzın çerçöp olduğunu, bunların bir tarafa atılınca berrak su misali asli mananın güzelliğinin ortaya çıkacağı ve bu berraklığın ortaya çıkması ile Mesnevî’nin güzelliği görülmeye, ondaki hakikat meyvelerinin yenmeye başlanabileceğini, bundan sonra da söz, harf ve sesten geçip Mesnevî’nin mânevî denizine batıp zevke ulaşılacağını belirtir.[4]
Mâna denizine susamışsan Mesnevî adasından o denize bir ark aç
O arkı o derece aç ki her an Mesnevî’yi, ancak ve ancak mâna denizini göresin
Yel, derenin üzerindeki saman çöplerini temizledi mi su, tek renkliliğini meydana çıkarır
Sen Mesnevî de ter-ü taze mercan dallarını gör, can suyundan bitmiş meyveleri seyret
Söz, harften, sesten ve soluktan ayrıldı mı hepsini bırakır, deniz kesilir
Harfi söyleyende, duyan da hattâ harfler de, bu üçü de sonunda can olur.[5]
Mesnevî’nin bu iç yüzüne vâkıf olmanın kolay olmadığı ve bunu elde edemeyenin gözünde sadece bir masal kitabından ibaret olduğunun sanılacağını söyler de bizi hemen ikaz eder.[6]
Sanır mısın ki Mesnevî sözlerini okuyasın da ucuzca, bedavaca duyasın, anlayasın!
Yahut hikmet sözleri ve gizli sırlar, kolayca kulağına girsin ağzına gelsin!
Duyarsın, duyarsın ama sana masal gibi gelir… dışyüzünü yuvarsın, iç yüzünü değil!
Bir güzel, başına, yüzüne çarşafını örtmüş, senden yüzünü gizlemiş![7]
Bu kitap, masal diyene masaldır… fakat bu kitapta halini gören, bu kitapla kendini anlayan kişi de erdir![8]
O bu hakikati kitabında anlatmış olduğu fakir Arap koca ve onun karısı hikâyesin de belirtir. Olayın dış yüzünün bir masal olduğunu söyler ancak hadisenin sonun da ikazını yapar da bu hadisinin bir masal olmadığını bir içyüzü ve hakikatinin olduğunu açıklar.
Karıkoca hikâyesi bir masaldan ibaret. Fakat sen onu nefsinle aklının misâli bil.[9]
Hikâyenin iç yüzü, bu tane ve tuzaktır, nefisle akıl arasındaki maceradır, fakat sen dış yüzünün tamamını dinle.[10]
“Haşa, bu hikâye değil, kendine gel! Bizim ve senin bu günkü halimizdir, dikkat et![11]
Ve tekrar belirtir ki Mesnevî, kulağa hoş gelsin diye bir vezin ile yazılmış, şiir kitabı da değildir. Bu gerçeği görebilmek de kolay değildir.
Has dudulara pek bol, pek değerli şeker var ama aşağılık dudular, o taraftan göz yummuşlar.
Yalnız sureti derviş olan, o zekâtı, o arılığı nereden tadacak. O, mânadadır, faûlün fâilât değil.[12]
Hz. Mevlânâ tekrar ikaz eder. Mesnevî de geçen özellikle mey, dilber, maşuk, şarap gibi lafızların zahirlerine hamledilip güzel kadınlar, eğlence, zevk-ü sefa gibi düşünülüp telakki edilmesi kişiyi yanlışlığa götürür. Ancak bu lafızların ardında gizlenmiş olan hakiki manalara vâkıf olup bunları ilahi aşk, insan-ı kâmil, mahbub-i hakiki şeklinde anlayanlar ise doğru yolu bulur, hakikate ererler.[13]
Mesnevî’nin sözlerindeki suret de surete kapılanı azdırır, yolunu kaybettirir, mânaya bakan kişiye de yol gösterir, doğru yolu buldurur.[14]
Hz. Mevlânâ Mesnevî’yi yazarken söylediklerini bazen kendi bulunduğu makamdan- ki o bunu “Dostlar Allah’a ısmarladık artık ben öldüm varımı yoğumu dördüncü kat göğe taşıdım” diyerekten kendisinin nefsin yedi mertebesinden biri olan nefs-i mutmainne makamında bulunduğunu ifade ediyor. Yine söylediklerini bazen Hüsameddin Çelebi’nin anlayışına göre söylemiştir. Böyle olunca Mesnevî’yi anlamakta kişinin bulunduğu makama göre olacak, mânevî derecesi kadar olacak, mânevî tarafı yoksa sadece lafızlarla yetinip, anlayacak buna göre de ifade edecektir.[15]
Dostlar, evlada! Ben öldüm, yükümü dördüncü göğe ilettim
Bu sûretle de ateşe mensup feleğin altında zahmet ve meşakkatler içinde yanmayalım
Bundan sonra dördüncü kat gök üstünde, İsâ’nın yanında oturacağım.[16]
Ey Allah ışığı cömert Hüsameddin, beşeri bulantılardan durulanların üstatlarına üstatsın sen![17]
Ey Hak Ziyası Hüsameddin, sen öyle bir ersin ki Mesnevî, senin nurunla ayı bile geçti, aydan bile parlak bir hale geldi.[18]
Madem ki sen böyle istiyorsun, Allah da böyle istiyor… Allah, takva sahiplerinin dileğini ihsan eder
Evvelce sen varlığını Allah’a verdin… karşılık olarak Allah da varlığını sana verdi.[19]
Hüsameddin, sen bir güneşsin, onun için sana ziya dedim… bu iki söz, Hüsam ve Ziya, senin vasıflarındır.[20]
Hz. Mevlânâ yerinde basit delil ve ifadeler de kullanmıştır. Ama her birinde düşündürücü deliller gizlemiştir. O söylemek istediğini belirtmekten geri kalmamış bunu ifade ederken ilk bakışta gülünç dahası nezih olmayan fıkralara yer vermiştir. Mesnevî’nin bu anlam da en açık ve en kerih fıkrası olan “eşek ve câriye” ye ye hakikat sahibi olarak bakıldığında olayın iç yüzünde ne kadar inceliklerin bulunduğunu ne manaların gizlenmiş olduğunu bu anlatışın hal ve makama uygun, fesih ve beliğ olduğunu görüp hayran olmamak mümkün değildir. Bu bakımdan Mesnevî’yi bir bütün olarak ele almak gerekir. O zaman Hz. Mevlânâ’nın nasıl bir büyük anlatım ve bütünlük içinde olayları meydana getirip ifade ettiği görülür.[21]
[1] Konuk, VII, 29; VIII, 493; Tâhir-ul- Mevlevî, XII, 13.
[2] Mesnevî, IV, 3429-3430.
[3] Mesnevî, IV, 33
[4] Konuk, XI. 37,38.
[5] Mesnevî, VI, 67-72
[6] Konuk, VII, 29; VIII, 500,501.
[7] Mesnevî. IV, 3459-3462.
[8] Mesnevî, IV, 32.
[9] Mesnevî, I, 2617.
[10] Mesnevî, I, 2623.
[11] Mesnevî, I, 2900.
[12] Mesnevî, VI, 159-160.
[13] Konuk, XI. 228.
[14] Mesnevî, VI, 655.
[15] Kadir Özköse, “Mevlânâ’da Nefis Terbiyesi”, Diyanet Aylık Dergi’sinin eki, “Gönlümüzde Yankılanan Ses Mevânâ”, Aralık 2007, sayı 204, s. 26; Konuk, VII, 19,21; IX, 20.
[16] Mesnevî, I, 647-649.
[17] Mesnevî, V, 2.
[18] Mesnevî, IV, 1.
[19] Mesnevî, IV, 6,7.
[20] Mesnevî, IV, 16.
[21] Ahmet Ögke, “Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde “Har (Eşek)” Metaforu”, Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, Ankara 2006, Yıl 8, Sayı 18, ocak-haziran 2007, s. 27-28; Abdülbaki Gölpınarlı, “Önsöz”, Mesnevî, Mevlâna, (çev. Veled İzbudak), (gözden geç. Abdülbaki Gölpınarlı), Konya Büyükşehir Belediyesi, 2. Baskı, Temmuz 2006, s. 10.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder