MEVLÂNÂ CELÂLEDDİN-İ RÛMÎ ve MEVLEVÎYYE
Hz. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî 6 Rebiu’l-evvel 604/30 Eylül 1207 tarihinde Belh’te dünyaya geldi. Babası “Sultanü’l-Ulemâ” ünvânıyla meşhur, dini ilimler, hikmet ve tasavvufta seçkin bir şahsiyet olan Bahâeddin Veled idi. Bahâeddin Veled, çeşitli sebeplerden dolayı Belh’ten ayrılmıştı. Hicaz’a varıp hac görevini yaptıktan sonra, Kudüs, Şam ve Halep’ten sonra Anadolu’ya; burada da Malatya, Erzincan, Lârende (Karaman)’den sonra Konya’ya gelmiş ve yerleşmiştir.[1]
Bilginler ve sûfilerle çevrili bir muhitte yetişen Mevlânâ, tahsil hayatına Belh’te iken başladı. Dini ilimleri önce babasından almıştır. Babası kendisine hareketleriyle, sözleri ve telkinleriyle mürebbilik yaptı. Sonraki dönemde Şam ve Haleb’e gitmiş, devrin Hanefi fakihlerinden ders almış, zâhirî ve bâtınî ilimlerde aşama kaydetti.[2]
Bahâeddin Veled’in 1213 yılında vefâtından sonra, mânevi âlemde şeyhinden emir alarak Konya’ya gelen Burhâneddin Tirmizî, şeyhinin oğluna seyr-ü sülûk eğitimini, tarikat âdâbını, usullerini, lâzım gelen erkânı öğretmiş, mânevi tekâmülünü tamamladıktan sonra Mevlânâ’ya irşad görevini üstlenmek üzere icâzet verdikten sonra Konya’dan ayrılmıştır.[3]
Hz. Mevlânâ, Şems-i Tebrîzî ile 1244 yılında buluşuncaya kadar medreselerde talebelere ders vermekte, vaazlarla halkı irşad etmekte idi. O Şems ile buluştuktan sonra bambaşka bir hâle girmiş, hem medreselerde ders vermeyi hem bütün akraba, dost ve müridleriyle alâkayı kesmişti. Şems-i Tebrîzî ile altı ay kadar halvete giren Hz. Mevlânâ, bundan sonra âlim, zâhid, mürşid kimliğinden daha çok aşk ve cezbe ile temâyüz etmeye başladı. Hz. Mevlânâ’nın, Şems ile olan sıkı münasebeti halk ve talebeler arasında ki menfi tesir meydana getirmiş. Bunun üzerine Şems 1246 yılında gizlice şehirden ayrılmıştır. Ancak bu durum Mevlânâ’yı derin bir üzüntüye sokmuştu, herkesle alâkayı kesmiş, şiir yazmaz, sema’ yapmaz olmuştu. Mevlânâ’nın ricâsıyla Şems-i Tebrîzî Şam’dan tekrar Konya’ya geldi. Semâ, aşk, neşe, zevk ile geçen yeni buluşmada uzun sürmedi. Şems aleyhinde yine dedikodular başladı. Bunun üzerine Şems bir daha dönmemek üzere Konya’dan gitti. Hz. Mevlânâ, Şems’i bulmak için birkaç defa Şam’a gitti. Şems’i gördüğünü söyleyenlere teşekkür edip, hediyeler verdi. Yine kendisine böyle haber verene elbiselerini vermişti. Adamın yalan söylediği, niçin elbiselerini verdiği sorulduğunda “Bu verdiklerim zaten yalan söylediği için idi, eğer doğru söyleseydi canımı verirdim” cevâbını vermişti.[4]
Hz. Mevlânâ ile Şems-i Tebrîzî arasında birbirini mürid-mürşid göstermekten ziyâde, birbirlerinin sırrını görebilmek, hakikatine erebilmek vardır. Şems’ten sonra Selâhaddin Zerkûbî’yi, Mevlânâ onun yerine koydu, Selâhaddin ile sohbet etmeye başladı. Bu dostluk yaklaşık on yıl sürdü. Selâhaddin Zerkûbî’nin vefâtından sonra, Mevlânâ’nın halifesi Çelebi Hüsâmeddin oldu. Ölünceye kadar Mevlânâ’dan sonrada şeyhlik görevine devam etti. Ve Mesnevi’nin meydana gelmesinde büyük tesiri oldu.[5]
Mevlânâ, 5 Cemâziye’l-âhir 672 (17 Aralık 1273) târihinde vefât etti. Cenâze töreninde Müslümanlar kadar, diğer dinlerden insanlarda vardı. Vefâtından sonra her sosyal ve dînî topluluk kendi inancına göre âyin törenleri gerçekleştirdi. Mevlânâ ölümü, kavuşma vakti saydığından ve cenâzesinde ağlanılmamasını istediğinden, ölüm gününe “şeb-i arûs” (düğün gecesi) dendi.[6]
Mevlânâ’nın içinde yetiştiği çevre, baba ocağındaki seviyeli bir din ve kültür hayatı, hocası Burhâneddin Tirmizî’nin cezbeli havası kendisinde engin bir tasavvufî birikim meydana getirdi. Hz. Mevlânâ’nın hayatı ve tüm inancı, Hz. Muhammed(sav)’in hayatından ve inancından başka bir şey değildir. Bütün sözleride bu inancın sevda dolu terennümlerinden olup âyet ve hadislerden, onların izâhından, ibaretti. O, Hz. Peygamber’in hayatını kendisine örnek almış, İslâmı doya doya yaşamış, bir İslâm düşünürüdür.[7]
MEVLEVÎYYE
Hz. Mevlânâ, yeni bir tarikat kurmayı ve bu tarikatın başı olmayı hiçbir zaman düşünmemiştir. Mevlevîlik de İslâm inanç sisteminin sentezinden ve bu inancın coşkusuyla yaşanmasından ibarettir. Mevlevîlik, sıradan bir tarikat olmaktan ziyâde bir aşk yolu, bir kültür hareketidir. Mevlevîlik, zühdü, aşkı, cezbeyi birleştiren bir yoldur.[8]
Mevlevîlik, ilk başta âdâp ve erkânı belirlenmiş, tekke düzeni kurulmuş bir tarikat niteliğinde değildi. İlk teşkilatlanmayı başlatan Sultan Veled olmuş, Mevlevîliği çeşitli merkezlere halifeler göndererek, zâviyeler kurdurarak yaymaya başlamıştır. Daha sonra Ulu Ârif Çelebi’nin gayretleri sonucu Mevlevîlik, XIV. yüzyılın ilk yarısında âyin, erkân, kıyâfet açısından kuruluş sürecini tamamlamıştır. Ulu Ârif Çelebi, Mevlânâ âilesinin Anadolu’da yegâne otorite temsilcisi hânedan olduğunu vurgulamış, bu amaçla seyahatlere çıkmıştır.[9]
Mevlevîlik, geniş halk kitlelerinin olduğu gibi yönetici zümreninde saygısını kazanmıştır. Beyliklerin arâzileri üzerinde zengin vakıflar elde ederek, ekonomik bakımdan sağlam bir yapıya kavuşmuş ve destekleri sağlanmıştır. İlk zamanlarda Anadolu Beylikleri’nde yaygın olan Mevlevîlik II. Murad zamanında Edirne’de açılan mevlevihâneyle Osmanlı topraklarına girmiştir. II. Beyazıd zamanında Kapıkule (Galata) Mevlevihânesi’nin kurulmasıyla İstanbul, Konya’dan sonra en önemli merkez haline gelmiştir. Mevlevîlik tasavvuf anlayışı, edebiyat ve sanatıyla başlı başına bir kültür ortamı teşkil etmiştir. Yapılan hukûki ve idâri düzenlemelerle imparatorluk kurumu statüsü kazanmış, böylece sağlıklı bir maddi yapıya kavuşabilmesi için vergi muâfiyeti getirilerek vakıflar tahsis edilmiş, devlet yılın belirli zamanlarında Mevlevî Dergâhları’na maddi yardımda bulunmaya başlamıştır. Osmanlı Devleti’nde 1826’da II. Mahmud zamanında kapatılan Bektâşiliğin yerine Mevleviliğin önemi artmıştır.[10]
Mevlânâ Dergâhı postnişini Abdülvâhid Çelebi’nin 1907’de vefâtı üzerine son postnişinliğe oğlu Abdülhalim Çelebi tayin edildi. Onun 1925’te vefâtı ve Türkiye’de tekke, dergâhların kapatılması üzerine oğlu Muhammed Bâkır, Çelebilik Makâmı’nı Halep’te kurarak Türkiye dışındaki Mevlevî tekkelerini buraya bağladı. 1944’te Suriye Hükümeti’nin aldığı kararla çelebîlik makâmıyla birlikte Mevlevîlik kurum olarak târihe karışmıştır. 1926 yılında çıkarılan bir kânunla Mevlânâ Türbesi müze haline getirilmiş, ziyârete açılmıştır.[11]
Mevlevîlikte iki farklı tasavvuf anlayışı vardır: Zühd ve cezbe. Zühd yolunu benimseyenler Allah’ın emri ve nehiyleri riâyetten sonra, farz ibâdetler ve nâfile ibâdetlerde bulunmak, az yemek, az uyumak, az konuşmak gibi dünyevî nimetleri kısıtlamak, çile ve itikâfla nefsi iyice kırmak isterler. Bu anlayışın başında Sultan Veled gelir. Aşk ve cezbe yolunda ise, duygu hâli hâkimdir. Aşka heyecan katıp, onu müzik ve semâ gibi unsurlarla mayalandırarak cezbeyi meydana getirme yoludur. Bu yolun öncüsüde Ulu Ârif Çelebi’dir. Ancak bu iki anlayışıda ayırmak zordur. Zühdün içinde cezbe, cezbenin içinde de tâat ve ibâdet bulunur.[12]
Mevlevîliğin yetkilisi ve sorumlusu “Makâm Çelebi”dir. Makâm Çelebi bu yetkiyi serterik ve tekke şeyhleriyle paylaşır. Mevlevîliği Konya’da Çelebi, başka tekkelerde ise şeyhler temsil eder. Serterik, dedelerin tarikat âdâbına riâyetlerinden ve dergâhın nizâmından sorumludur. Tekkelerin idâreleri şeyhten sonra Aşçı Dede’ye âittir. Makâm Çelebi, serterik, şeyh ve aşçı dede sıralamasından sonra dergâhta on sekiz hizmet dalı daha vardır.[13]
Mevlevî Tekkeleri genel olarak geniş bir bahçe içinde inşa edilir. Yanında ise mezarlığı, şeyin bir meskeni, semâhâne, türbe, selamlık, meydan-ı şerif, matbah ve hücreler bulunur. Dergâhta bir pîr veya yüce bir şeyh yatıyorsa “Âsitâne”, bir şeyh yatmıyorsa “Dergâh veya Tekke”, derviş yetiştirmek için teşkilatı yoksa “Zâviye” diye isimlendirilir.[14]
Mevlevîlikte uyulan ve uygulanan kurallara “âdâp” denir. Mevlevîlikteki edep ve âdâbı yalnızca insanlar arasındaki münasebetlere riâyet edilen bir davranış biçimi değildir. Âdâb, insanla münâsebeti olan her şeye, her varlığa karşı uygulanan kurallar manzûmesidir.[15]
Mevlevîliğin en önemli özelliği, mûsiki, semâ ve çiledir. Mevlevîliğin zikri “İsm-i Celâl” ve “semâ”dır. Mevlevîlikte semâya nâfile ibâdet nazarıyla bakılır. Mevlevîlerin semâ âyinine “Mukâbele” denir. Mukâbele karşı karşıya gelmek demektir. Yapılan bu âyine “semâ”, “mukâbele”, “âyin-i şerif” denildiği gibi, merâsimin yapılmasına “icrâ-i âyin”, o güne de “âyin günü”, icra edilen yere “semâhâne” ismi verilir.[16]
Hz. Mevlânâ, Şems-i Tebrîzî ile olan münasebetinden önce, babası Bahâeddin Veled’in tarikatının bir sâliki olarak ders vermeyi, vaaz ve nasihatte bulunmayı, riyâzet ve mücâhede ile meşgul olmayı seçmiştir. Sipehsalâr, Mevlânâ’nın vasıflarından bahsederken, onun Hz. Peygamber (sav)’den intikal eden riyâzet ve ibâdete bağlı olduğunu, ibâdetinde çok az kâmile nasip olan tecelliyat ve yüksek makamları müşâhede ettiğini, buna rağmen semâ yapmadığını zikreder. Kaynakların ekserisi, Mevlânâ’nın Şems-i Tebrîzî ile buluşmasından sonra onun teşvikiyle semâya başladığını nakleder. Şems’in ona, “Semâ buyurunuz talep ve arzu ettiğiniz şeyi semâda bulursunuz. Semânın halka haram olması, hevâ-ı nefsi ile meşgul olmasındandır” dediği rivâyet edilir.[17]
Mevlevî âyini haftada bir defa, İstanbul Mevlevihânesi’nde haftanın belirli bir gününde öğle veya yatsı namazının ardından, diğer dergâhlarda ise Cuma Namazı’ndan sonra yapılırdı. Ayrıca “ihyâ geceleri”, kandil ve bayram geceleri ile hilâfet merâsimlerinde de âyin icrâ edilirdi. Semâhâne dışında, “meydan odası” denilen kısımda sohbet veya özel bir ikram münâsebetiyle toplanıldığı sırada yapılan âyine ise “âyin-i cem” denilirdi.[18]
Diğer tarikatlarda olduğu gibi Mevlevîlikte de âyin ve törenlerin sembolik anlamı vardır. Semâ aslında Kâbe etrafında ki tavaftan alınmıştır. Semâ eden derviş kendi kalbinin etrafında dönerek kötü duygulardan arınır. Dönen cisim kendinden olmayanı dışarı fırlattığı gibi Ka’be’ye küffârı, kalbe küfrü sokmayacaksın, girmiş ise atacaksın. Semâdan maksat ve niyet, ruhen yükselmek, Allah’a giden yolda mesâfe kat etmektir. Semâya başlarken kolların çapraz bağlı görünüşü “Bir” makâmını temsil eder. Semâzen dönerken sağ ayağını sol ayağının dizi hizasına kaldırdığı sırada içinden “Al”, yere indirdiğinde “lah” diyerek her dönüşte bir ism-i celâl çeker. Bu hareket mûsikînin nağmeleriyle birleşir, her dönüşte zikredilen “Allah” ism-i celâlinin feyzi, gönlü bir ağ gibi sarar, dervişi eritir, bir nur sütunu halinde Hakk’a yükseltir. Hakk’a yükselen sâlik, sülûkunu tamamlamak için tekrar geriye dönecek ve Allah’ın zâtı, sıfâtı ve fiilleriyle fark âlemini idrak edecektir. Semâzenin sağ eli duâ durumunda rahmete açılmış, gelen rahmette sol eli ile halka saçılmıştır. Dervişin başındaki sikke mezar taşı, tennûre kefeni, hırkası kabridir. Ney insan-ı kâmili ve üflenmesi ölümden sonra sûr sesiyle dirilmeyi anlatır. Dört selâm; şeriat, tarikat, hakikat ve mârifet mertebelerini temsil eder.[19]
Mevlevîlikte çile, 1001 gün idi. Çilekeş cân olmak isteyen tâlip, bu uzun riyâzete tâbi tutulurdu. Ancak Mevlâna, mûsiki ve semâyı sülûke esas kabül ettiğinden ve çalışmak en kutsi vazife olduğundan riyâzet hizmet şeklinde idi. Dergâhta bir tür hizmet çilesiyle nefislerini terbiye ederler, bu hizmetin büyük bölümü de matbahta geçerdi. Çileye giren Mevlevî Dervişi bu süre içinde tekkede bulunmaya, orayı izinsiz terk etmemeye mecburdur. Her ne sebeple olursa olsun bir defa dâhi matbah-ı şerifin dışında geceleyen çileyi kırmış sayılır. Ve yeniden girip tamamlaması gerekir. Çile kırmak ise, çok büyük bir suç sayılır ve bu kişi semâhâneye giremezdi. Çile çıkarıp hücre sahibi olmuş cân “derviş” ve “dede” adıyla anılırdı. Şeyh, çilesini tamamlayan sâlike evrad ve ezkâr verirdi. Zikir telkini yapılırken, sâlik şeyinin önünde oturur, şeyh sol eliyle müridin elini tutarak bütün günahlardan yüz çevireceğine birr ve takvâ sahibi olacağına dâir söz alır, sonra kelime-i tevhid üç defa tekrarlanırdı. Telkinden sonra şeyh, müridin alnından üç veya daha fazla saç telini keser, bu da dünyadan gönül bağının kesildiğine dâir bir temenni ve işâret kabul edilirdi.[20]
Mevlevîlerin tekbirle, şeyhinden giymiş olduğu sikke; bal rengi veya beyaz renkte, dövme yünden yapılmış, ,iç içe iki kat şeklinde 40-50 cm uzunluğunda bir külahtır. Tepesine doğru daralır. Bu sikkeler alınıp verilirken, giyip çıkartılırken öpülür ve tâzim edilirdi. Mevlâna’nın giydiği sikkesi dilimsiz (terksiz) idi. Buda Allah’ın birliğine, Allah’ın her şeyi ihata ettiğine, şeriata, Hz. Peygamber’in “mukaddim-i âlem” ve “muhît-i kevn ü mekân” olduğuna ve “ferdâniyetine” işaret eder.[21]
Arakiyye ise dervişlerin, başına giydikleri kısa yün külahtır. Kahverengi veya beyaz olur. Tekke şeyhleri ise “tâc-ı şerif” denilen serpuşlarını genellikle özel günlerde ve önemli merâsimlerde giyerlerdi.[22]
Mevlevîlikte hırka da tekbirlenerek giyilirdi. İki hırka vardır. Biri sokağa çıkarken giyilen, yakasız, topuklara kadar inen üst giysisi şeklinde idi. Diğeri ise “resim hırkası” denilen, kolları oldukça geniş, uzun, önü açık, yakasız, topuklara kadar uzanan giysidir.[23]
Destar; Mevlevî şeylerinin, sikkelerinin üzerine sardıkları sarık olup şeylik alâmetidir. Şeyhler seyyid değil iseler beyaz, seyyid iseler yeşil, aynı zamanda hilâfet de almış iseler duhâni siyaha yakın koyu mor destar saralardı. Çelebilerin destarı sikkenin alt kısmını tamamen örtecek şekilde sarılır. Çelebi olmayanların ise, sikkenin alna yakın alt kısmından bir parmak kadar sikke görülecek şekilde boşluk bırakılırdı. Destarın arka ucu serbest bırakılır, bu bırakılan kısım sol omuzdan, sol meme üzerine doğru sarkıtılır ve bu kısma “teylesan” denirdi.[24]
Tennûre; önü göğüs altına kadar açık, bele kadar olan kısmı dar, belden aşağıya doğru genişleyen bir libastır. İki kısımdır: Hizmet tennûresi, semâ tennûresi. Semâ tennûresi, etek kısmı oldukça geniş ve altı parçadan oluşur. Hizmet tennûresini ise matbah cânları giyerlerdi. Etekleri rahat adım atacak şekilde geniş, semâ tennûresine göre daha kısa ve dar, rengi siyah ve kahverengi olurdu. Tennure giymenin yalan söylememek, zina etmemek, haram yememek ve hırsızlık yapmamak gibi bazı şartları vardır.[25]
Elif-i nemed; tennûre üzerine bağlanan kemerdir. Dört parmak eninde, iki ucu üçgeni andırır şekilde sivri, içi yün kumaştan kaplı, takriben bir, bir buçuk metre uzunluğundaki kumaş kemerdi.[26]
Destegül; tennûrenin üstüne giyilen, kolları düz ve dar, önü açık bele kadar inen, iliksiz, düğmesiz bir mintandır. Destegülün dize kadar uzun olan bir çeşiti daha vardır ki bu dar kollu olabileceği gibi kolsuzda olabilir.[27]
Mevlevîlikte yemek sofrasına “somat”, yemeğe “lokma” denir. Mevlevîlikte matbah, çiğlerin piştiği, hamların olgunlaştığı kutsal bir ocaktır. Yemeğin pişirilmesi, servisi, yenmesi ile ilgili özel bir matbah ve somat âdâbı uygulanır. Mevlevîlerde sofrada çatal bulundurma âdâbı yoktur. Yemek tek kaptan yenir. Kaşıkta saplar sağa, yüz sola, ağız aşağıya gelecek şekilde sofra üzerine sıralanır. Yemek yerken asla konuşulmaz. Çorbadan önce şahâdet parmağıyla önündeki tuza banıp tattıktan sonra yemeğe başlar. Yine tuza banarak yemeği bitirir. Yemekte su isteyen olunca o kişi, su içinceye kadar herkes yemekten el çeker ve bekler. Akşam yemeğinden sonra yapılan âyin-i cemden önce kahveler içilir, âyinden sonrada hurma, üzüm gibi yemişler gelir, şerbetler içilirdi. Bin bir gün çilesini tamamlayan sâlik herkese bildirilir. Akşam olunca da yemekler yenir, bu olaya has şerbetler içilirdi.[28]
Mevlevîlerin yine “Lokma” adı verilen pirinç, et, soğan, kişniş ve fıstıktan meydana gelen, Cuma bâzende Pazartesi geceleri merâsimle pişirilen bir nevi pilavları vardı ki bunun için ayrı ve içinde başka bir şey pişmeyen kazan bulunurdu. Mevlevîlerin Kurban Bayramı’na mahsus tâze kurban etinden yapılan ve herkese ikrâm edilen kavurma lokması, kandil geceleri gelenlere bol bol verilen fıstıklı, sütlü irmik helvası meşhur idi.[29]
Mevlevîlik’te cenâze merâsimlerine dâir özel olarak geliştirilmiş usûller vardır. Bu sekerat anından, mevtânın yıkanması, kefenlenmesi, tabuta konup taşınması, kabre indirilip gömülmesi, definden sonraki vazifeler gibi bütün cenâze merâsimleri kapsamakta idi. Mevlevîlikte hastalığı artan dervişin yanında “İsm-i Celâl” okunur. Cenâze yıkanırken de buna devam edilir. Bu sırada evrad-ı şerifte okunurdu. Şeyhlerin cenâzeleri yıkanırken ney ve kudüm eşliğinde âyin okunurdu. Cenâze mezara götürülürken İsm-i celâl ağır ağır tekrarlanır. Şeyh ve dedelerin tabutlarına kendi hırkaları sarılır, sikkeleri de tabutların başına konurdu. Varsa icâzetnâmesi mevtânın göğsüne iliştirilirdi. Definden sonra cânlar mezar etrafında halka olur, ism-i celâl çekerler. Cenâze defnedildiği gece, ölenin hâtırâsına âyin-i cem yapılır, Kur’an-ı Kerim okunur, âyinler yapılır, yenilir, içilir ve sohbet edilirdi. Mevlevî mezarlığına “susanlar yurdu” anlamında “Hâmuş-hâne”, mezarlıkta yatanlara da “susanlar” manasına “Hâmuşan” denir. Cenâzenin gömülmesine de “sırlanmak” denir.[30]
Mevlevîlik zerâfet yoludur. Mevlevî yumuşak huylu, sevecen ve hürmetkâr bir insandır. Hürmet edene, etmeyene, hizmet verene, vermeyene herkese ve her şeye saygı göstermek Mevlevî’nin şiârıdır. Mevlevî ayıp görmemeye, göstermemeye mecburdur.[31]
Mevlevîler bir yanda derviş yetiştirirken, bir yandan da kültür mirâsımızı devam ettirmişlerdir. Mevlevîhâneler seçkin insanların barındığı, yüksek düzeyde birer kültür merkezi olmuşlardır. Mevlevîhânelerin mânevi havasından feyz alarak yetişen, güzel sanatlar alanındaki birçok şâir, edip, hattat, mûsikişinâs Türk kültür ve sanatının en önemli isimleri, milli kültürün temsilcisi olmuşlardır. Mevlevîlik, tarih boyunca halk tabakasından devlet adamlarına kadar toplumun her kesiminden insanların mânevi hayatında etkili olmuştur. Mevlevîlik düşünce, edebiyat, mûsiki, irfan ve erkânı ile her düzeye hitap etmiştir.[32]
Mevlevîhâneler, sosyal ve kültürel alanda da etkili olmuştur. Osmanlı zamanında Yenikapı, Kasımpaşa ve Beşiktaş Mevlevîhânelerinin açılması şehrin sosyal ve kültürel hayatının temel unsurlarından olmuştur. Mevlevîhâneler sosyal yardımlaşma ve dayanışma görevini üstlenmişlerdir. I. Dünya Savaşı’nda Cihad-ı Mukaddes ilân edilmesiyle Veled Çelebi’nin kumandasında “Mücahid-i Mevleviyye Alayı” adını taşıyan bir gönüllü alay kurulmuş ve Filistin Cephesi’nde çarpışmışlardır. Yenikapı Mevlevîhânesi’nde hastane kurulmuş, Galata Mevlevîhânesi’nde yardım toplanmış, Kıbrıs, Girit gibi adalardaki Mevlevîhâneler Müslümanlar için bir sığınak, Anadolu’ya geçiş yeri vazifesi görmüşlerdir. Osmanlı zamanında yine Mevlevîlik Safavî propagandasına karşı halk üzerinde bir denge unsuru olarak görev üstlenmiştir.[33]
[1] Mehmet Necmeddin Bardakçı, Sosyal-Kültürel Hayatta Tasavvuf, Rağbet yayınları, İstanbul 2005, s.244; Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul 2004, s. 347; Kadir Özköse, Anadolu Tasavvuf Önderleri, Ensar Yayınları, Konya 2008, s. 174; Reşat Öngören, “Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), Ankara 2004, XXIX, 441; H. Ritter, “Celâleddin Rûmî”, Milli Eğitim Bakanlığı İslâm Ansiklopedisi (İA), İstanbul Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1979, III, 53; Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Yayımlayan Orhan F. Köprülü, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1991, s. 217; Şefik Can, Mevlânâ Hayatı Şahsiyeti ve Fikirleri, Öteken Yayınları, İstanbul 2006, s. 31; Hüseyin Top, Mevlevî Usul ve Erkânı, Ötüken, İstanbul 2007, s. 25.
[2] K. Özköse, a.g.e. s. 186; R. Öngören, a.g.m. s. 442.
[3] S. Eraydın, a.g.e. s. 347; K. Özköse, a.g.e. s. 189.
[4] K. Özköse a.g.e. s. 211; R. Öngören, a.g.m. s. 443; H. Top, a.g.e. s. 25. F . Köprülü, a.g.e. s. 219; Ş. Can, a.g.e. s. 55.
[5] K. Özköse a.g.e. s. 229; F. Köprülü, a.g.e. s. 226; Ş. Can, a.g.e. s. 64.
[6] M. Bardakçı, a.g.e. s. 244; S. Eraydın, a.g.e. s. 352; H. Top, a.g.e. s. 26; R. Öngören, a.g.m. s. 445; K. Özköse, a.g.e. s. 244.
[7] H. Top, a.g.e. s. 27.
[8] H. Top, a.g.e. s. 29.
[9] Barihüda Tanrıkorur, “Mevleviyye”, DİA, Ankara 2004, XXIX, 468; Abdülbâki Gölpınarlı, “Mevlevîlik”, İA, İstanbul Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1993, s. 166.
[10] B. Tanrıkorur, a.g.m. s. 469.
[11] M. Bardakçı, a.g.e. s. 245; B. Tanrıkorur, a.g.m. s. 471.
[12] A. Gölpınarlı, a.g.m. s. 170; H. Top, a.g.e. s. 33; B. Tanrıkorur, a.g.m. s. 473.
[13] B. Tanrıkorur, a.g.m. s. 473; H. Top, a.g.e. s. 42; A. Gölpınarlı, a.g.m. s. 167.
[14] B. Tanrıkorur, a.g.m. s. 472; H. Top, a.g.e. s. 45.
[15] A. Gölpınarlı, a.g.m. s. 170; B. Tanrıkorur, a.g.m. s. 473.
[16] M. Bardakçı, a.g.e. s. 244; S. Eraydın, a.g.e. s. 361.
[17] S. Eraydın, a.g.e. s. 361.
[18] Nuri Özcan, “Mevlevî Âyini”, DİA, Ankara 2004, XXIX, 464; A. Gölpınarlı, a.g.m. s. 171.
[19] H. Top, a.g.e. s. 84; M. Bardakçı, a.g.e. s. 244; B. Tanrıkorur, a.g.m. s. 474; N. Özcan, a.g.m. s. 466.
[20] B. Tanrıkorur, a.g.m. s. 473; S. Eraydın, a.g.e. s. 366; M. Bardakçı, a.g.e. s. 244; A. Gölpınarlı, a.g.m. s. 171.
[21] Ramazan Muslu, “Türk Tasavvuf Kültüründe Tarikat Kıyafetleri ve Sembolik Anlamları”, Ekev Akademi Dergisi, Yıl 12, Sayı 36, s. 48; S. Eraydın, a.g.e. s. 262; H. Top, a.g.e. s. 79.
[22] M. Baha Tanman, “Arakiyye”, DİA, İstanbul 1991, III, 266; H. Top, a.g.e. s. 158.
[23] H. Top, a.g.e. s. 103; S. Eraydın, a.g.e. s. 367.
[24] A. Gölpınarlı, a.g.m. s. 171; H. Top, a.g.e. s. 63.
[25] S. Eraydın, a.g.e. s. 362; H. Top, a.g.e. s. 100; a.g.m. s. 56.
[26] H. Top, a.g.e. s. 101.
[27] H. Top, a.g.e. s. 112; R. Muslu, a.g.m. s. 55.
[28] Necdet Tosun, “Tasavvuf Kültüründe Meyve”, Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, Ankara 2004, Yıl 5, Sayı 13, s. 296; B. Tanrıkorur, a.g.e. s. 474; A. Gölpınarlı, a.g.m. s. 171; H. Top, a.g.e. s. 191-194.
[29] Necdet Tosun, “Tasavvuf Kültüründe Tekke Yemekleri”, Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, Ankara 2004, Yıl 5, Sayı 12, s. 125-128.
[30] Ramazan Muslu, “Türk Tasavvuf Kültüründe Sûfîlerin Ölüme Bakışı ve Cenaze Merâsimleri”, Ekev Akademi Dergisi, Yıl 13, Sayı 38, s. 69-78; H. Top, a.g.e. s. 209; B. Tanrıkorur, a.g.e. s. 474.
[31] M. Bardakçı, a.g.e. s. 244.
[32] B. Tanrıkorur, a.g.e. s. 474; M. Bardakçı, a.g.e. s. 245.
[33] B. Tanrıkorur, a.g.e. s. 470; A. Gölpınarlı, a.g.m. s. 167; Geniş bilgi için bakınız Nuri Köstüklü, Vatan Savunmasında Mevlevîhâneler, Çizgi Kitabevi, Konya 2005.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder