Nefsin Sıfatları
“O insanı yanmış kerpiç gibi kuru bir çamurdan yarattı”1 âyetinde geçen “fehhâr”, ateşte pişirilmiş kerpiç, çanak, çömlek demektir. Bununla da, insanda ateşe dair özellikler bulunduğu, kötü sıfatların kendisinden çıkacağı belirtilir. Nefsinde kötü huy ve sıfatları, ona yardımcı olan vasıflar ise; kin, haset, kibir, gazap, tahammülsüzlük, kendini beğenmişlik, kendine tapma, hayran olma, bencillik, şımarıklık, cimrilik, şehvet, cehalet, yalan, riya, dünyada ebedi kalma arzusu, tamah, hırs, heva, lağv, gılzet-kasvet, hıkd-gıll, husumet, zan, tecessüs, alaycılık, ikrah, vefasızlık-ihanet, gayz, öfke, zulüm, ucup gibi yerilen ve kötülenen, ahlâkî olmayan birçok hastalıklardır. Nefsin bütün bu kötü sıfatlarının kaynağı ise hafifilik, aşırı iştah ve arzulardır.2
Yine Ebu Talib el-Mekki’de nefsin sıfatlarını iki başlık altında belirtir: Tayş (hataya meyil) ve şereh (açgözlülük). Tayş cehaletten, şereh ise hırstan kaynaklanır. İnsan nefsinin tabiatını teşkil eden dört mizaçtan; zaaf toprak fıtratının, cimrilik çamur fıtratının, şehvet ateşin ve cehalet kuru çamurun icabıdır. Nefis dört değişik sıfata mübteladır.
1- Rubûbiyet sıfatlarının kibir, azgınlık, övülmeyi sevme, ululanma isteği ve zenginlik gibi şeylerle ortaya çıkar.
2- Nefis, kandırma, hile yapma, haset ve gıybet gibi sıfatlara müpteladır.
3- Yemek, içmek, cinsi münasebet gibi hayvânî tabiatlara müpteladır.
4- Nefsin korku, tevâzu ve alçakgönüllülük gibi kulluk sıfatlarına da meyli olabilir.3
Şehvet
Şiddetli arzu ve bu arzulanan şeyi elde etmek için gösterilen olağanüstü çabadır; şehvet. Şehvet, insanı madden ve mânen perişan eden unsurların başında gelir. Nefsin, insanları peşine katıp aldattığı sıfatlarından en kötüsü, insanların kolay aldandığı ve nihayetinde perişan olunduğu en tehlikeli olanıdır. Şehvet, kişinin maddi ve mânevi âleminde ki düzeni bozar. Şehvet, insanın aklını kullanamamasına, bunun neticesi gönül gözümüzün kapanmasıyla güzellikleri ve hakikati görmesini engeller. İnsanın hem dünyada hem de âhirette rezil, suçlu duruma düşmesine sebep olur.4
Şu da bir gerçektir ki şehvet, insan ve de hayvan türünün devamı için bir elzemdir. Çünkü şehvet olmasa, neslin devamı mümkün olmaz, yeryüzü harâbeye dönüp, insanî muameleler geçersiz hâle gelirdi. O zaman, şehveti iyi tanıyıp, ayırt etmek, fayda ve zararını bilmek, faydalı yerde, faydalı amelleri elde etmek için yönlendirip, kullanmak lazımdır.
Şehvet, Cenâb-ı Hakk’ın insana vermiş olduğu bir lütuf ve ihsandır. Helal ve meşru olan bu iş ve dünya hayatının helal şeyleri ancak haddin aşılması durumunda kötü ve çirkin bir hâl alır. Tasavvuf ehlinin de kişide bulunmasını istemediği şehvet; âyet-i kerîmelerde de yerilen, çirkinliğine değinilen, insanı azgınlığa götürüp Hakk’ın emirlerinden uzaklaştıran aşırı şehevî ihtiras ve arzuların her türlüsüdür. Çünkü bu arzular kontrol edilemezse ilahlaşır da insan bu lezzetlerin esiri olur. Kulluk sıfatını şehevî isteklerine yönlendirir.5
Şehvetin çeşitleri vardır. Nefsâni şehvet; mevki, makam, büyüklük sevgisi, başkaları tarafından saygı duyulma arzusu, kendisini karşı her türlü fiil ve hareketin olmamasını isteme, kızıp öfkelenme gibi şeyleri kapsar. Cismâni şehvet ise; yemek, içmek, evlenmek, güzel görünmek, güzel şeylere sahip olmak gibi isteklerdir.6
İnsan, kendisini helâke götürecek olan şehvetin bu türlüsünden uzak olmak için, bütün kuvvet ve gayretini ortaya koyup, sabırla direnmelidir. Bütün bu çirkinliğin, arzu ve isteğin kaynağının nefis olduğunu unutmayıp, onun vesveselerine kanmamalıdır. Çünkü şehvete galip gelmek dinin bir gâyesidir. Bu şehvet ateşini ancak mücâhede ve riyâzet ile söndürmek mümkündür. Ona hâkim olmanın yollarından biri de şiddetli açlık, Allah (cc) korkusu ve sevgisidir.7
İmâm Gazzâlî de, nefsin sıfatlarından birçoğuna geniş yer verdiği İhyâ’sında “Kitabü Kesri’ş-şehveteyn” adı altında mide ve fecr şehveti hakkında sekiz bab da, bunların zararları, kontrol altına almanın yolları ve kontrol altına almanın fazileti hakkında geniş bilgi vermiştir.8
Kin
Kin, insanı birçok kötü fiil ve düşünceye götürür. Kin güttüğü kişilere haset eder, onların başına gelebilecek her felaketten sevinç duyar, onlar hakkında doğru-yanlış konuşarak nifâk meydana getirir, gıybetlerini yapar, sırlarını açığa vurur, hiçbir ihtiyaçlarına koşmaz, davetlerine gitmez, hatta selam verip almayı bile çok görürde yerine getirmez.11
İnsan bu şekilde tavır ortaya koyup, davranmakla gerek dünya gerekse âhirette birçok nimet ve faziletten mahrum olur. İnsan tabiatında bulunan kızmak veya sinirlenmek gibi durumların neticesi ortaya çıkan bu kini, aklı ve imanıyla kontrol altına almalıdır. Ve bu sıfat, hoşgörü, sevgi, kardeşlik gibi güzelliklere dönmelidir.
Kibir
İnsanın kendisini başkalarından büyük, üstün görmesi olan kibir de mutasavvıflar tarafından kaçınılması gereken sıfatların başında gelmektedir. Bu yüzden de mutasavvıflar kendilerinde ki bu sıfatı yok etmek için kendilerini hayvanlardan bile üstün görmemeye çalışmışlardır.12
Kibrin birçok sebebi olabileceği gibi kibir kişinin kendisin de bulunan mal, mevki, güç, kuvvet, güzellik, akıl, ilim ve asâlet gibi şeylerle daha çok ortaya çıkar. Halk içinde itibar, makam sahibi olup onlar tarafından övülüp, saygı görmeyi bekleyip istemekte kişideki kibir halinin sebebi ve aslıdır. Ve bu sıfatlarla kibirlenip, büyüklük taslamak sadece insanlarla sınırlı kalmaya bilir, bu sıfat insanı o dereceye götürür ki Nemrud, Firavun gibi Allah’a karşı bile büyüklük göstermeye kalkışırsın. Kibrin zararları çok olduğu gibi onu tedavi etmenin yolları da çoktur. İnsan her şeyden önce kendi aczini görmeli, bütün bu sıfatların geçici olduğunu, her an elinden gidebileceğini unutmamalı da tevazu sahibi olmalı, kendisinin başlangıcı ve sonu, akıbetini düşünerek kurtulmaya çalışmalıdır.13
Kibir, yapılış duruma ve derecesine göre; ihtiyâl, huyelâ, fahr, tefâhur, tahkir, tecebbür, tuğyan ve ucb gibi kavramlarla isimlendirilir. Ucb; başkalarını küçük görmeden kendini ve yaptıklarını beğenerek büyüklük göstermesidir.14
Kibir, insanı azdırınca artık âhireti, kendisine hesap sorulacağını unutur. Ama Cenâb-ı Hak, kibirlenenlerin yerinin ebedî cehennem olacağıyla tehdit ettiği gibi aslında ikaz eder.15 Lokmân (as)’ın, oğluna nasihatlerin de olduğu gibi birçok âyette kibir yasaklanmış, Müslümanın vasıflarından olamayacağı bildirilmiştir.16
Peygamber Efendimiz de kalbinde zerre kadar kibir bulunanın cennete giremeyeceğini bildirmiş, bu sıfatı cehennemliklere mahsus olduğuna dikkat çekmiştir de bizim bu sıfattan uzak durmamız gerektiği ikâzını yapmıştır.17
Gazap
İntikam almak ve cezalandırmak hırsı ile insanın aşırı öfkelenip kızması olan gazap da islâmın hoş görmediği, nefsin sıfatlarından biridir. Gazap insanda ki düşünme, akıllı davranıp, yerinde ve doğru karar verme gibi birçok hasletini ortadan kaldırır. Bunun içindir ki âyette müminlerin güzel sıfatlarından birinin de kızdıkları, gazaplandıkları zaman kusurları bağışlamak olduğu bildirilmiştir.18 Peygamber Efendimiz de gerçek yiğidi tarif ederken; yiğit o kimsedir ki öfkelendiği zaman kendisine hâkim olandır diyerek açıklar.19
Kişi bu sıfat kendisinde ortaya çıktığı zaman, nefsin de tesiri ile yanlış karar, konuşma, fiilde bulunmaktan kendini sakındırmalıdır. Bu gazap halinin sakinleşmesinden sonra hareket ederek, yanlış yapıp dünya ve âhirette zor duruma düşmekten kendini sakındırmalıdır. Allah Resûlü de bizleri bu hususta hem ikaz eder, hem de bu hali izâle için pratik yöntemler tavsiye eder; abdest almak, ayakta isek oturmak gibi.20
İmâm-ı Gazzâlî, yine İhyâ’sın da gazabın sebepleri, gazaba götüren halleri, gazabın zararlarını, bunu yenmenin çarelerini ve yenmenin faziletini bildirdikten sonra, bu sıfatın karşılığı, kişi de olması gereken hilmin, fazilet ve güzelliklerinden bize haber verir.21
Haset
Bir başkasında bulunana maddî ve mânevî şeylerin kendisinde de olmasını istemekle beraber o kişinin o nimetlerden yoksun olmasını istemektir. Hasedin bir mümin için ne kadar kötü bir fiil olduğu ve kaçınılması gerektiği âyette, haset ettiği vakit onun şerrinden Allah’a sığınmak22 gerektiğiyle belirtilmiştir. Aynı durumu daha şiddetli bir ikaz ve uyarma şeklinde, imanla hasedin bir arada bunamayacağı,23 hasedin bütün güzellikleri yakıp yok ettiği24 şeklinde hadislerde bulmak mümkündür.25
Şeytanî bir huy olup, bir müminde bulunması haram olan haset, insanın hem kendi hem bulunduğu sosyal çevre ve sosyal ilişkileri, toplumdaki sevgi ve kardeşliği zedeleyen büyük bir hastalıktır. Başkasının sahip olduğu hasletleri kıskançlık gibi duygularla o kişiden yok olmasını istemek olan haset, ya bencillik, ya başkalarının kendisinden fazla meziyetlere sahip olmasına tahammülsüzlükten ileri gelir ve ruhu kirleten kusurların en şerlisi en fenâ olanıdır. Haset, taksim-i ilahiye razı olmamaktır, bu da kişinin imanını tehlikeye düşürür. Haset, sahibini madden ve mânen bitirip, yok eder.26
Kişi bu haset hastalığından kurtulmanın çarelerini aramalıdır. Aklı ve imânı ile bu hastalığı tedavi edip, iyiye yönlendirebilir. O zaman haset, gıptaya dönüşür de başkasında olanı kıskanmadan kendisi de onu elde etmeye yönelir, çabalar. Öncelikle bu hasedi ortaya çıkaran sebepleri iyi bilmek lazımdır. Kendine, çevrene ve dinine, imanına verecek zararlarını iyice idrak edebilmek ve bunu kalpten atmanın çarelerini bulup uygulamak lazımdır. Takva sahibi olmak, Allah’ın emirlerine sarılmak, tevekkül etmek, ihlâsı elde etmek, sabır ve tövbe ile bu hastalıktan kurtulmaya çalışmalıdır.27
Hırs
İnsanın mal, makam, şan, şöhret gibi sıfat ve nimetleri elde etmek için bütün gücüyle sahip olma arzusu, sonu gelmeyen istekler, mala ve paraya aşırı düşkünlük olan hırs da nefsin sıfatlarındandır. Mürid üzerine, mevki, makam ihtiras ve arzusunu terk etmek vaciptir denmiştir. Bu sıfatın kişinin kendisine ve çevresine zarar vereceği kuşkusuzdur. Bununla beraber bütün kötü sıfatlarda olduğu gibi dinine, âhiretine de zararı dokunacaktır. Bu hırs, aşırı ihtiraslar sosyal hayatta da kardeşlik, adalet, sevgi, dayanışma ve paylaşma gibi birçok güzelliği de yok edecektir.28
Bu hastalıktan kurtuluş da önce hastalığın sebeplerini tespit edip, hastalığın tedavi edilmediği takdirde yapacağı tahribat göz önüne getirilmeli ve tedavi için çareleri olan sabır, ilim ve amele başvurulmalıdır. Bunun neticesi insanda kanaat hâsıl olsun.29
Tûl-i Ömür, Tûl-i Emel
Bu aşırı hırsın neticesi insanı uzun yaşamak arzusuna götürecektir. Çünkü kişi ne kadar hırsla, güç ve kuvvetiyle yetiştirmeye, bitirmeye çalışsa da bu dünyanın işi bitmek bilmeyecektir. Bu vakitte, bu bitmek bilmeyen işleri tamamlayabilmek için uzun ömür isteyecektir. Bu koşuşturmada ölümü, âhireti unutacak da iki dünyada da perişan olacaktır.
İşte nefsin, Hak yolcularının yoluna kurduğu en büyük tuzaklardan biride aşırıya kaçan dünya sevgisi ve bu dünyada ki sonu gelmeyen arzu ve istekler için uzun yaşamak arzusudur. Tasavvuf yolundaki yolcu için en büyük tehlikelerde biri de dünya ve uzun yaşama arzu isteğidir. Bu sevgi ve alakayı kesemeyen sâlikin tekrar nefsâniyete dönmesi kaçınılmaz sondur.30
İmam Gazzâlî, dünyaya ne kadar değer vermek, onda ne kadar meşgul olmak gerektiğini, bunu ayarlayamayanların ne gibi sonuçlar, nimet veya ceza ile karşılaşacağını gemi yolculuğu benzetmesi ile gözler önüne serer.31
Cenâb-ı Hak da bu emelin bizleri oyalayıp, âhireti unutturacağını, yeme, içme istek ve arzusuna dalmanın neticesinin hüsran olacağını bildirir.32 Dünya hayatının fâniliği, dünya nimetlerinin yok olacağı ve bir imtihan olduğu asıl güzelliklerin ise âhiret hayatında olduğu hususunda da Kur’ân-ı Kerîm de çok sayıda âyeti kerime vardır.33
Hz. Peygamber Efendimizin bizlere örnek olan hayatına baktığımızda da onun hiçbir zaman dünyaya değer vermediği gibi, o dünyanın malını da arzu etmemiş, istememiştir. Tûl-i emel hususunda da bu arzu ve isteğin hiç zaman yok olup azalmayacağı hatta insan yaşlandıkça bu arzunun gönlünde geç kalacağını belirtirken insanoğlunun gözünün de doymak bilmeyeceği ikazını yapar.34
Cehâlet ve dünya sevgisinden kaynaklanan tûl-i emeli kişi, dünyanın geçiciliği, ölümün herkes için ve her an vuku bulacağını göz onunda bulundurarak kalbinden atmalıdır. Kişiye yakışanda ömrünün kısalığını, bu kısa zamanda âhireti için çalışmak zorunda olduğunu bilip kasr-ı emelin faziletini idrak ederek ona göre hayatına bir düzen vermelidir.35
Gurur
İnsanın kendisinde bulunan vasıf veya maddi- mânevi nimetler karşısında kendisinde bir fazilet görmeyi ifade eden gurur, nefsin ve şeytanın insanı gaflete düşürüp oyaladığı hususlardandır.36
İnsan, Allah’ın kendisine vermiş olduğu ilim, mal, makam, güzellik gibi hangi nimetiyle kime, nasıl gururlanabilir? Sana bu kadar nimeti veren senden bunları bir an da almaya muktedir değil midir?
Nefsin elinde bulunan bu silahın tesiri çoktur ve her kesime karşı kullanır. Ulemâyı kendilerinde bulunan ilim, bilgi ile mağrur ederde bu ilimle amel etmeyi akıllarına getirmez. Zaten şeytan da ilmiyle, bilgisiyle mağrurdu da hüsrana uğradı. Diğer taraftan nefis, ilmiyle amel işleyenleri de yapmış oldukları amellerle gururlandırmakla meşguldür. Kimini kılmış olduğu namazların çokluğu, kimini tuttuğu oruçların fazlalığı, kimini farzları bırakıp nafilelerle meşguliyetle, kimini gittiği hacların fazlalığı, kimini okuduğu Kur’ân-ı Kerîm’le gururlandırır. Zenginleri de yaptıkları hayrı hasenatın çokluğuyla, inşa ettiği hayır kurumlarıyla mağrur eder. O nefis, kendilerini bütün bu kötü sıfat ve çirkinliklerden uzaklaşmak için Hak yoluna adamış olan sâlikleri bile gururlandırmaktan geri kalmaz da çoğu zaman bunda muvaffak olur. Bu kadar tehlikeli olan gururdan insan, akıl ve ilmiyle; Rabbi, nefsi, dünya ve âhireti bilip, tanıyarak, her birini düşünüp, kendine çeki düzen verip, perişan olmaktan, amellerinin boşa gitmesinden kurtularak kurtuluşa ermeye çalışmalıdır.37
Riya
Başkalarının takdirini elde etmek için yapmış olduğu ameli göstererek yapmak, ihlâsı terk etmekle ibadetlerini Allah’tan başkası için yapma, insanların takdiri, övgüsü için namaz kılıp, sadaka verme gibi fiilleri açıktan yapma, Allah’a itaat ederken kullara yaranma isteği gibi manalar ifade eden riya, farkında olmadan kişiyi şirke düşüren bir sıfattır. Nefis kişiyi riya sebebi ile günaha çeker de farkına vardırmadan harama götürür.38
Cenâb-ı Hak, kendi rızası ve sevap kazanma niyeti olmadan gösteriş için sadaka verenleri, şöhret ve nam için savaşa gidenleri ve yine gösteriş için namaz kılanları yermiştir. Böylelerinin şeytanın dostları olduğunu ve bu yaptıkları amellerin hiçbir karşılığının olmayacağını belirtmiştir.39
Peygamber Efendimiz de riyayı gizli şirk diye isimlendirmiştir. Ve öbür âlem de herkese amellerinin karşılığı verilirken riyakârların hiçbir karşılık alamayıp, bu amelleri ne niyetle ve kimin rızası için yaptıklarının ortaya konulup kovulacaklarını ve bu fiillerinin karşılığını da onlardan istemelerinin söyleneceğini bizlere haber vermiştir.40
Riyanın mahiyeti, çeşitleri, dereceleri, sebepleri, alâmetleri, kişiye ve çevresine karşı zararları, bu sıfatın dışa yansıma şekil ve suretleri, bu hastalığın tedavisi hakkında Muhâsibî, Riâye’sinde ve Gazzâlî, İhyâ’sında geniş malumatlar vermişlerdir.41
Dil
Nefsin birçok kötü sıfatı işletmekte kullandığı alettir dil. Bu yüzden bir dili karşılık verilen iki dudak42ile her daim kontrol altında tutulup, önü kapatılarak gereksiz olarak dışarı çıkmasına mâni olunmalıdır. Dil, insanın dünya ve âhiretini dilim dilim edip perişan olmasına sebep olan iki tarafı da keskin bir alettir. O zaman bu aleti, etrafa zarar vermeden dikkatli kullanmalı, onu yararlı işlere yönlendirmelidir. Çünkü dil, hem yıkar, hem yapar, hem yakar, hem kurtarır, hem alçaltır, hem yüceltir, hem kazandırır, hem kaybettirir, hem cennetin hem de cehennemindir.
Dil vasıtası ile işlenen kötü fiiller çok olmakla beraber, bunlardan gıybet, nemime, yalan ve lânet özellikle en çok işlenenleridir.43
1 er-Rahmân 55/14
2 Sühreverdi, a.g.e. 586; Kuşeyri, a.g.e. s. 222; Uludağ, a.g.m. s. 528; Muhasibî, a.g.e. s. 111; Öztürk, a.g.e. s. 100-113; Eşrefoğlu, a.g.e. s. 37, 273
3 Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtü’l-Kulûb, Kalblerin Azığı, (ter. Muharrem Tan), İz Yayıncılık, İstanbul 1999, s. 293,296,297.
4 Öztürk, a.g.e. s. 100; Hucviri, a.g.e. s. 324
5 Öztürk, a.g.e. s. 101; Hasan Kâmil Yılmaz, Rûhânî Hayat, Erkam Yayınları, İstanbul 2000, s. 172
6 Ateş, a.g.e. s. 159.
7 Öztürk, a.g.e. s. 102; Hucviri, a.g.e. s. 515
8 Gazâlî, III. 181-241,
9 Muhammed 47/29,37
10 Buhârî, “Edeb”,57,58; Müslim, “Birr”, 23,28,32; Mustafa Çağrıcı, “Kin”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), Ankara 2002, XXVI, 30.
11 Gazâlî a.g.e. III. 406.
12 Öztürk, a.g.e. s. 111.
13 Gazâlî a.g.e. III. 716-808; Hucviri, a.g.e. s. 144; Muhasibî, a.g.e. s. 451,483.
14 Mustafa Çağrıcı, “Kibir”, (DİA), Ankara 2002, XXV, 562.
15 Ez-Zümer 39/72
16 El-Lokman 31/18, 19; el-İsra 17/37; el-Hadid 57/23
17 Müslim, “İmân”, 147; Buhârî, “Edeb”, 61
18 Eş-Şûra 42/37
19 Müslim, “Birr”, 107, 108; Buhârî, “Edeb”, 76, 102; Mustafa Çağrıcı, “Gazap”, (DİA), İstanbul 1996, XIII. 562; Öztürk, a.g.e. s. 108
20 Buhârî, “Ahkâm”, 13.
21 Gazâlî, a.g.e. III. 385-401
22 el-Felak 113/5
23 Nesâî, “Cihâd”, 8.
24 İbn Mâce, “Zühd”, 22.
25 Mustafa Çağrıcı, “Haset”, (DİA), İstanbul 1997, XVI. 378; Muhasibî, a.g.e. s. 556.
26 Çağrıcı, a.g.m. s. 378, 379; Yılmaz, a.g.e. s. 175; Kuşeyrî, a.g.e. s. 295.
27 Gazâlî, a.g.e. III. 419-448; Çağrıcı, a.g.m. s. 379
28 Mustafa Çağrıcı, “Hırs”, (DİA), İstanbul 1998, XVII. 383, 384; Kuşeyrî, a.g.e. s. 593
29 Gazâlî, a.g.e. III. 527-539
30 Kuşeyrî, a.g.e. s. 593.
31 Gazâlî, a.g.e. III. 487, 488
32 el-Hicr 15/3
33 el-Kehf 18/45, 46; Âl-i imrân 3/185; el-Hadîd 57/20; en-Nisâ 4/77; el-En’âm 6/32; et-Teğâbün 64/15; el-Münafikûn 63/9
34 Buhârî, “Rikâk”, 5, 10
35 İmâm Gazâlî, İhyâu ‘Ulûmi’d-Dîn, (terc. Ahmed Serdaroğlu), Bedir Yayınevi, İstanbul 1987, IV. 804-818; Muhasibî, a.g.e. s. 274.
36 Mustafa Çağrıcı, “Gurur”, (DİA), İstanbul 1996, XIV. 212
37 Gazâlî, a.g.e. III. 811- 879
38 Mustafa Çağrıcı, “Riya”, (DİA), İstanbul 2008, XXXV. 137; Muhasibî, a.g.e. s. 294; Yılmaz, a.g.e. 174.
39 el-Bakara 2/264; en-Nisâ 4/38, 142; el-Enfâl 8/47; el-Mâûn 107/6
40 Müslim, “İmâre”, 152, “Zühd”, 47, 48; Buhârî, Rikâk”, 36
41 Gazâlî, a.g.e. III. 639-714; Muhasibî, a.g.e. s. 289-403
42 el-Beled 90/9
43 Geniş bilgi için, Gazâlî, a.g.e. “Kitabü Âfâti’l- Lisan”, III. 245-365
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder