Hz. Mevlânâ, seyrü sülûkun Hakk’a giden yolculuğa çıkmanın kolay olmadığını, her yolcunun farklı kâbiliyet ve istidâta sahip olduğundan yolcuğun zorluğunu görünce aynı tepkiyi veremeyeceğini hatta bazılarının bu yolculuktan vazgeçebileceklerini belirtir. İşte yolculuğa çıkacak bu sâlikleri hazır hale getirmek, onlara ürkütmeden yüklerini vurmak, her birine kâbiliyet ve istidâdına göre muamalede bulunmak gerekir ki bu da zor bir iştir. Bu işi başarabilmek için hakiki bir mürşid-i kâmil olmak lazımdır. Bu müridlere yolculuğun lüzumunu anlatarak onları bu zorlu yolculuğa ikna etmek ve yolculuğa çıkmayıp kendilerini yeterli görenlerin akıbetinin ne olacağını göstermek gerekir. Bunu yaparken onlardan gelecek olan her türlü ezâya da sabretmek lazımdır.[1]
Hz. Mevlânâ, sâlik için bir mürşid-i kâmile uymanın zaruriyeti üzerinde durur. Müridin kendisinde bulunana hiçbir zaman güvenmemesi gerektiğini söyler. Kılavuzsuz yola çıkan aslanın bile Hakk’a giden yolculukta hedefe ulaşamayıp perişan olacağına dikkat çeker. Yine bu yolculukta mürşidine sadakatin tam olması gerektiğini söyler. Ondan gelecek her türlü lütfu ve kahrı bir bilip teslim olmanın neticesinde hakikatlere vâkıf olunabileceğini hatırlatır. Mürid için, mürşide teslim olmanın kazancını mürşidi gemiye teşbih ederek gözler önüne serer. Hiçbir gayret göstermeyip bir kenarda uyuyor olsan dahi bindiğin gemi hareket ettiğinden seni hakikatler limanına götürerek sevgiliye kavuşturacaktır.[2]
“Şeyh beraber olunca kötülüklerden uzaksın… gece gündüz gitmektesin; gemidesin
Canlar bağışlayan cana sığınmışsın… gemiye girmiş, uyuyorsun; öyle olduğu halde yol almaktasın!
Zamanın peygamberinden ayrılma… kendi hünerine, kendi dileğine pek güvenme!
Aslan bile olsan değimli ki kılavuzsuz yol almaktasın; kendini görüyorsun, sapıksın, hor hâkirsin”[3]
Sâlik, mürşidinin emrine girerek ona teslim olmalıdır. Benlikten ve itirazdan uzak durmalıdır. Bütün varlık ve hünerlerini terk edip, onun dedikleriyle hareket etmeli ve bildiklerini unutmalıdır. Çünkü senin bildiklerin onun karşısında yok hükmünde olup bir değer ifade etmez. Nefse kanıp kendinde bir varlık görürsen bu takdirde bütün istidat ve kabiliyetini kaybedersin.[4]
Zamanın kutbunun sözüne karşı nakli ilim, bil ki su varken teyemmüm etmeye benzer!
Kendini aptal yerine koy, ona uy da yürü… ancak bu aptallıkla kurtulabilirsin![5]
Hakk yolunda yolculuğa başlayan müridin ağzında âyet, hadis ve Allah dostlarının sözleri bulunmaya başladığından ağzına misk kokusu bulaşmıştır. Ama hâlâ nefsinin esiri olduğundan hakikatte bu koku gübre kokusu gibidir. Ağzında hakiki miskin kokabilmesi için bu nefisten kurtulmak lazımdır. Bunun için de bir mürşid-i kâmil bulup onun bahçesinde bulunan ilim, irfan, hakikat ve marifet çimenleri, çiçekleri ve gülleriyle sabırla senelerce gıdalanmak lazımdır. Bunun neticesinde nur olup misk kokmaya başlanır.[6]
Sâlik, sülûk esnasında kalbine gelen feyiz ve vâridattan dolayı kendisinde bir varlık görüp üstadından uzaklaşmayı düşünmemelidir. Çünkü bu düşünce kalbinde, şeyhine karşı gelme, onu küçük görüp kendisinin de onun gibi olduğu hissini doğurur. Kendisinde bir varlık görüp insan-ı kâmil olduğunu zanneder. Artık bir başkasına mecbur olmadığını, birine bağlanıp da nefsini terbiye etmeye ihtiyacının bulunmadığını, bundan sonra kendisinin dergâh açıp insanları irşat etmesi gerektiğine karar verir. Nefsindeki bu benlik ve gurur kendisinde daha birçok sıfatın zuhur etmesine sebep olur. Çünkü o tam anlamıyla nefsinin sıfatlarını yok edememişti ve onlarda ilk fırsatta tekrar gün yüzüne çıkacaklardır.[7]
Sâlik, şimşek misali gelip geçici lezzetlere aldanmamalıdır. Çünkü bu ışıkla hiçbir şey yapılamayacağı gibi nefsin sıfatlarının çukuruna düşmene de sebep olur. Bu lezzetlerin peşine de takılmamalıdır. Yoksa gerçek lezzetleri kaçırır, gerçek mürşidi fark edemez ve ondan yüz çevirirsin. Sâlik kendi ilmine güvenmemeli, ilmiyle gururlanıp yeterli görmemelidir. Kendini mürşide teslim etmekten çekinmemelidir. Çünkü selametle limana varabilmek için kendini şeyhin gemisine bağlamak ya da gemiye binmek şarttır. Lezzetleri terk etmekten korkmayarak şeyhinin çağrılarına kulak vermek gerekir. [8]
Henüz kemâle erememiş olan mürid, kendisinin kemâle erip Hakk yolunda epeyi bir mesafe aldığını söyleyip mânâ âlemine yalnız başına gitmeye kalkışmamalıdır. Çünkü yola çıkar çıkmaz yırtıcı hayvanlar misali olan nefis ve şeytan onu parçalayıp yok eder. Nefsin sıfatlarından kurtulup kanat misali olan ruhu kuvvetlenmemiş iken Hakk yolunda kendi görüşü ile gitmeye kalkışan perişan olur. Kişi seyrü sülûkte mutlaka bir mürşid-i kâmile muhtaçtır.[9]
“Henüz kanadı çıkmayan kuş uçmaya kalkışırsa her yırtıcı kedinin lokması olur.
Ama kanatlanınca o kendisinden teklifsizce, iyi ve kötü ıslık olmaksızın uçar.[10]
Her şeyden haberdar olan bir şeyhin tedbirine uymadıkça kalp gözün açık olmadığı hâlde nasıl yol alabilirsin?
Vay o kuşa ki kanadı bitmeden yücelere uçmaya kalkışır da tehlikeye düşer!
İnsana kol, kanat akıldır. Adamın aklı olmazsa kendisine başka bir aklı kılavuz etmesi gerektir
Ya üstün ol, ya üstünlüğü ara. Ya görüş sahibi ol, yahut bir görüş sahibi ara…
Akıl anahtarı olmaksızın bu kapıyı açmaya kalkışmak beyhudedir, doğru değildir, açılmaz.”[11]
[1] Tâhiru’l-Mevlevî, XIII, 525; Konuk, VIII, 44-54; Mesnevî, IV, 2002-2015.
[2] Konuk, VII, 170-172; Mesnevî, IV, 540-550.
[3] Mesnevî, IV, 540-543.
[4] Tâhiru’l-Mevlevî, XII, 365, 369; Konuk, VII, 408, 412; VIII, 469, 470; Mesnevî, IV, 3348-3350, 1424-1432.
[5] Mesnevî, IV, 1418-1419.
[6] Konuk, X, 125-127; Mesnevî, V, 2470-2479.
[7] Konuk, XIII, 281-283; Mesnevî, VI, 4763-4771.
[8] Konuk, XIII, 68-75; Mesnevî, VI, 4095-4121.
[9] Konuk, I, 229; XIII, 63
[10] Mesnevî, I, 583-584.
[11] Mesnevî, VI, 4073-4077.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder