4 Aralık 2017 Pazartesi

ANNE Sözü


ALİ’NİN HAYAT SINAVI

Selâmün aleyküm arkadaşlar, Benim adım Ali. Sizlere, benim kulağıma küpe olan, sizin de

ders almanızı isteyeceğim birkaç anımdan bahsedeceğim.

Bundan yıllar önceydi… Emre adında bir arkadaşım beni sokağa top oynamaya çağırmıştı.

Annemden izin almak için hemen mutfağa koştum, orada yoktu. Sonra sırasıyla evin her

yerini dolaştıktan sonra sonunda onu yatak odasında bulmuştum. Annem daha benim

konuşmama dahi izin vermeden “Oğlum su getirir misin” dedi. Ben de annemin bu beni

ilgilendirmeyen isteğini umursamadan ve hatta izin dahi almadan çıktım gittim evden. Akşam

eve geldiğimde babam bir güzel nasihat etti bana, anneme kötü davranmamam gerektiğini

anlattı uzun uzun. Ama dinleyen kim… Ertesi gün yine aynı şekilde arkadaşlarım dışarı

çağırdı, annemden izin istedim ama vermedi. Ben yine de evden çıkmıştım. Ve arkamdan

“Seni Allah’a havale ediyorum” diye bağırdığını duydum. Daha cümleleri kulağımdan

gitmemişti ki bir araba hızla geldi ve bana çarptı. İşte o an anlamıştım. Anneme yaptıklarımın

karşılığını gördüğümü, anneme iyi davranmadığımda başıma neler geleceğini…

Aradan 10 sene geçti, artık annem hayatta değil. Benden bir şey istese bile yapma şansım

kalmadı. Ama onların bana öğrettiği gibi her namazdan sonra onlar için dua ediyorum.

Onlara hayırlı bir evlat olmak için elimden geleni yapmaya çalışıyorum.

Mesela geçtiğimiz yıllarda hiç işçiye ihtiyacımız olmadığı halde Ayşe adında genç bir kızı işe

aldım. Benim için bir önemi yoktu ama onun için büyük bir iyilikti bu. Aradan birkaç yıl

geçtikten sonra bir olay geldi başımıza. Ayşe’ye odamı temizlemesini söylediğim gün

masamdan yüklü miktarda bir çek çalınmıştı. Kamera kayıtlarından bunu Ayşe’nin aldığını

tespit ettik. Çok ağır hasta olan annesini tedavi ettirmek için almıştı… Tabi bu onun hırsızlık

yapması gerektiğinin anlamına gelmez ama her şeyi açıkça anlatınca, patron da olsa insan

üzülüyor. İnsanları hor ve küçük görmeye gerek yok. Sonuçta Allah en büyük…

Kavanoz ve Taşlar, ZAMANI DEĞERLENDİRMEK


Kavanoz ve Taşlar

Profesör sınıfa girip karşısında duran dünyanın en seçilmiş öğrencilerine kısa bir süre baktıktan sonra;

- “Bu gün Zaman Yönetimi konusunda deneyle karışık bir sınav yapacağız” dedi.

Kürsüye yürüdü, kürsünün altından kocaman bir kavanoz çıkarttı. Arkadan, kürsünün altından bir düzine yumruk büyüklüğünde taş aldı ve taşları büyük bir dikkatle kavanozun içine yerleştirmeye başladı.

Kavanozun daha başka taş almayacağına emin olduktan sonra öğrencilerine döndü ve;

- “Bu kavanoz doldu mu?” diye sordu

Öğrenciler hep bir ağızdan

- “Doldu” diye cevapladılar

Profesör ;

- “Öyle mi?” dedi Kürsünün altına eğilerek bir kova mıcır çıkarttı. Mıcırı kavanozun ağzından yavaş yavaş döktü. Sonra kavanozu sallayarak mıcırın taşların arasına yerleşmesini sağladı.

Sonra öğrencilerine dönerek bir kez daha;

- “Bu kavanoz doldu mu?” diye sordu

Bir öğrenci;

- “Dolmadı herhâlde” diye cevap verdi

“Doğru” dedi profesör ve gene kürsünün altına eğilerek bir kova kum aldı ve yavaş yavaş tüm kum taneleri taşlarla mıcırların arasına nüfuz edene kadar döktü.

Gene öğrencilerine döndü ve;

- “Bu kavanoz doldu mu?” diye sordu

Tüm sınıftakiler bir ağızdan;

- “Hayır” diye bağırdılar

“Güzel” dedi profesör ve kürsünün altına eğilerek bir sürahi su aldı ve kavanoz ağzına kadar doluncaya dek suyu boşalttı.

Sonra öğrencilerine dönerek;

- “Bu deneyin amacı neydi” diye sordu.

Uyanık bir öğrenci hemen;

- “Zamanımız ne kadar dolu görünürse görünsün, daha ayırabileceğimiz zamanımız mutlaka vardır” diye atladı.

Profesör;

“Hayır, bu deneyin esas anlatmak istediği “Eğer büyük taşları baştan yerleştirmezsen küçükler girdikten sonra büyükleri hiç bir zaman kavanozun içine koyamazsın” gerçeğidir. Her öğrenci bu hikâyede olduğu gibi kendisi için neyin önemli neyin önemli neyin önemsiz olduğunu saptamalı. Kavanoza onları ona göre koymalıdır. Yani öğrenci kavanoza önce yapmak zorunda olduklarını, daha sonra yapmak istediklerini yine önem sırasına göre koymalıdır.

Siyer-i Nebi, Hz. MUHAMMED (sas)


 Siyer-i Nebi

Rabbini en iyi tanıyan ve en güzel şekilde tanıtan

Sevgili'nin hayat hikâyesi

Siyer-i Nebi, Rabbini en iyi tanıyan ve insanlara en güzel şekilde tanıtan Efendimizin mübarek hayatıdır. Rabbinin terbiye ettiği yüce ahlak sahibinin, canımızdan ziyade sevdiğimiz ve onu sevmekle Rabbimizin sevgisini kazanabileceğimiz sevgilinin, hem de en sevgilinin hayat hikâyesidir.

Efendimiz aleyhisselam, Allah'a ve ahiret gününe iman eden ve Rabbini çokça zikreden müminlerin en güzel örneği, önderi ve rehberidir.1 O, Kaf dağının ardında yaşayan bir masal kahramanı değil; bizden, içimizden biridir.

O, babasını hiç görememiş bir yetim, annesini çölün ıssız bir köşesine gömmek zorunda kalan ve mezarı başında gözyaşı döken, henüz altı yaşında öksüz kalmış bir çocuktur. Anne ve baba sevgisinden mahrum yaşayanların gözlerinde o mübarek yetim canlanır.

Geçinmek için dağlarda koyun güden kimsesiz bir çoban, dürüstlükten başka sermayesi olmayan genç bir tüccardır O. Baba parası yemeyen ve ekmeğini taştan çıkaran yiğitlerin yüreğinde onun sabrı ve direnci vardır.

O, çevresindeki kötülük ve çirkinliklere karşı kendisini koruyan, bataklığın ortasında tertemiz kalabilmenin mücadelesini veren faziletli bir kimsedir. Asrın manevi çöküntüsüne güzel ahlakıyla meydan okuyanların ve gençliğini Allah yolunda harcayan müminlerin dayanağı, sığınağı ve ideali O'dur.

Efendimizi bir yetim olarak bulup da himaye eden yüce Allah2, Kureyş'in en zengin ve en temiz kadınını onun karşısına çıkarmıştır. Evlenmeye imkânı olmayan, evliliği aklından dahi geçiremeyen ahlak abidesi, herkesin evlenmek istediği ancak kapısından geri çevrildiği bir hanım efendiyle; Hz. Hatice'yle evlenmiştir.

Allah Teâlâ kendisini seven ve sadece kendisine güvenen kullarını hiçbir zaman yalnız ve yardımcısız bırakmamıştır.

O, hanımı Hatice'nin ardından gözyaşı döken ve ölünceye kadar onu hayırla yâd eden vefalı bir eş, çocukları kucağında vefat eden acılı bir baba, namazda omuzlarına çıkan torunlarını rahatsız etmemek için secdesini uzatan nur yüzlü bir dededir. O kızlarını ayakta karşılayan, torunlarını mescidin kapısında gördüğünde koşup onları kucaklayan, sarılıp bağrına basan, Medine'nin yetim çocuklarına öz babalarını aratmayan sevgi peygamberidir.

Efendimiz, oğulları Kasım ve Abdullah vefat ettiğinde çok üzülmüş, soyunun kesileceğini ve adının yok olmaya mahkûm olacağını söyleyenlere karşı sabır göstermiştir. Oğlu kadar çok sevdiği Zeyd bin Harise şehit düştüğünde hıçkıra hıçkıra ağlamış, kızları ve torunları gözleri önünde can vermiştir. Ömrünün son günlerinde üzerine titrediği ve çok sevdiği küçük yavrusu İbrahim can çekişirken, Uhud dağına bakmış: "Ey Uhud dağı, şu yaşadığım acı ve ızdırabı sen taşıyamaz ve paramparça olurdun" diyerek yüreğindeki yarayı ifade etmiştir. Ancak hiçbir zaman Rabbine isyan etmemiş, Uhud dağından çok daha güçlü olmanın mücadelesini vermiştir.

Aradan geçen yıllar ona ebter diyenleri tarihin karanlıklarına gömmüş, yetişen nesiller, minarelerden yükselen sesler Rabbini çok seven aziz peygamberi hiçbir zaman unutmamıştır.

Yavrularını, sevdiklerini, kendilerini hayata bağlayan şeylerini kaybedenler hep O'nu düşünmüş, Allah'tan geldik ve O'na döneceğiz demişlerdir.

O, Allah'ın mesajını kullarına anlatan ve açıklayandır."Siz ateşe düşmek istiyorsunuz, ben ise kuşaklarınızdan tutup sizi korumaya çalışıyorum" diyendir.Kendisine taş atanlara, dişlerini kıranlara ve işkence edenlere dua eden, onların bağışlanması için geceleri gözyaşı dökendir.

O, bizim içimizden biri, sıkıntıya uğramamıza üzülen, bizim için endişe eden, bize şefkat ve merhamet gösterendir. O, ben sizin babanız gibiyim, diyerek bizi kendisinden ayırmayan, omzunda kerpiç taşıyan, açlıktan midesine taş bağlayandır.

O, Allah'ın üzerine yemin ettiği yüce hayatın sahibi, ilahi kelamın ete kemiğe bürünmüş halidir. Onu sevmek, ona tâbi olmak, onun davasını anlayabilmek onun hayatını en güzel şekilde öğrenmekle mümkündür. Siyer-i Nebi Rabbimizin rahmetine, efendimizin şefaatine ulaştıran pek mübarek bir ilimdir. Ashab-ı kiramı takip eden nesil Efendimiz ve arkadaşlarının

hayatını Kuran öğrenir gibi öğrenmiş ve çocuklarına titizlikle öğretmişlerdir. Zira onu tanımayan, mücadelesini bilmeyen kimseler pek çok hayırdan mahrum kalmıştır.

Hz. Peygamber vefat ettiği günün sabahında ayağa kalkıp namaz kılmakta olan ashabını seyretti. Onların namaz kılışı ve cemaate verdikleri önem onun gül yüzünü tebessümle doldurdu. Müslümanların aklında kalan son görüntü işte o gülümseme oldu. Bu site onun yüzündeki bu tebessümü bir nebze daha arttırmak üzere hazırlandı.

1-Ahzâb Sûresi 21.Ayet

2-Duha Sûresi 6.Ayet

3-İbn Sa'd, c. 1, s. 139t

4-Bakara Sûresi 156.Ayet

5-Nahl Sûresi 44.Ayet

6-Müslim, Fezâil 19; Rikâk 26; Tirmizî, Edeb 82

7-Tevbe Sûresi 128.Ayet

8-Sünen-i Ebû Davud, c.l, Hadîs No: 8; Muvatta, Kıble 1; Ahmed İbn-i Hanbel, II,247, 250

9-Hicr Sûresi 72.Ayet

Derleyen: Ömer Faruk KARA

Din Kült.ve Alk.Bilg. Öğretmeni

iNANLARLA ALAY EDEN KAFİRLER, ALAY


Allah'ın Kur'an'da dikkat çektiği diğer bir alay şekli ise, inkarcıların inananlarla alay etmesidir. Gaflet içinde olan, iman edenlerin doğru yolda olduğunu kavrayamayan bu insanlar, inananlardan üstün olduklarını sanarak onlarla alay ederler. Ayette Rabbimiz bu gerçeği şöyle bildirir:

“Doğrusu, 'suç ve günah işleyenler,' kimi iman edenlere gülüp-geçerlerdi. Yanlarına vardıkları zaman, birbirlerine kaş-göz ederlerdi.” (Mutaffifin Suresi, 29-30)

Allah, surenin devamında, bu kişilerin ne kadar büyük bir yanılgı içinde olduklarını ve yaptıklarının karşılığını göreceklerini şöyle bildirmiştir:

“Bugün, iman edenler, kafir olanlara gülmektedirler. Tahtlar üzerinde bakıp-seyretmek suretiyle. Nasıl, kafir olanlar, işlediklerinin feci karşılığını gördüler mi?”

(Mutaffifin Suresi, 34-36)

Bizler de, Allah’ın beğenmediği bir tavır olan alaycılıktan kaçınmalı, her zaman insanlara güzel söz söyleyerek Kur'an ahlakını yaşamalıyız.

 

 

 

 ADAM, bineceği otobüsün kalkmasına bir saatten fazla süre olduğu için, terminalin yarı aydınlık koridorlarını arşınlıyordu. Ellerini yıkamak üzere biraz ilerideki mescide yanaştığında, iş tulumları giymiş bir genç ona doğru gelerek:

— Herhalde namaz kılacaksınız, dedi. Abdest alma yerimiz de mevcuttur.

Adam, elindeki sigaranın külünü delikanlının ayakları dibine silkelerken:

— Sen herhalde görevlisin, diye diklendi. Ne iş yaparsın burada?

Delikanlı, köşedeki süpürgeye işaret ederek:

— Temizlikçiyim efendim, diye kekeledi. Lavabo ve tuvaleti temizliyorum.

Adam, onu alaycı gözlerle süzerken:

— Ben, namazı senin gibi çulsuzlara bıraktım, diye sırıttı. Bu iş size öyle yakışıyor ki…

Temizlikçi genç, adamın hakaretine aldırmayacak kadar olgundu. Fakat namaza karşı yapılan saygısızlık, canını çok sıkmıştı. Vereceği cevabı bir süre düşündükten sonra, susmayı tercih ederek işine döndü.

Adam, mağrur adımlarla oradan uzaklaşırken, başının döndüğünü hissetti. Sırtından çıkartarak koluna aldığı kaşe paltonun ağırlığını da ilk defa farkediyordu. Biraz önce yediği iki porsiyon kebap, herhalde tansiyonunu yükseltmiş ve kendisini hâlsiz bırakmıştı. Birkaç adım daha attığında aniden fenalaşarak dizleri üzerine çöktü. Allah’tan ki kolundaki palto ondan önce yere serilmiş ve yeni aldığı takım elbisenin kirlenmesini engellemişti. Adam, çömelmiş vaziyette olmasına rağmen fırıldak gibi dönen başını yere dayayarak bir müddet dinlendi ve tekrar doğrulduğunda, aynı rahatsızlığı duyarak hareketini tekrarladı. Fakat, başkaları tarafından görülmüş olmaktan endişe ediyordu. Bunun için başını yerden kaldırıp sağa sola bakındığında, terminalin çaycısı olduğu anlaşılan bir gençle burun buruna geldi. Delikanlı, adamı saygılı bir ifadeyle selâmlarken:

— Allah kabul etsin bey amca, dedi Ama kıble biraz daha sağa doğruydu

Çirkin bir tavır: Alaycılık!


 Çirkin bir tavır: Alaycılık!

Sevgili çocuklar, din ahlakından uzak toplumlarda, kişilerin eksikliklerini araştırmak, kusurlarını ortaya çıkarmaya çalışmak çok yaygın bir davranış şeklidir. Bu ahlak bozukluğunun altında iman etmeyenlerin kibirli olmaları ve güzel ahlakı yaşamamaları yatar.

Alaycı insanlar içlerindeki büyüklük hevesi nedeniyle sürekli herkesin eksik yönünü görür, güzel yönlerini ise fark edemezler. Bu tip kişilerin her birinin kendilerine göre kibirlendikleri bazı özellikleri vardır. Örneğin kimi başarısından, kimi güzelliğinden, kimi de zenginliğinden dolayı kibirlenir. Bu yönlerde eksiği olan insanlarla karşılaştıklarında ise onlarla alay ederler. Kendilerine bu özellikleri verenin Allah olduğunu ve dilediği an geri alabileceğini düşünmeksizin böylesine çirkin bir tutum sergilerler.

Günlük hayatları bunun örnekleriyle doludur. Arkadaşlarının ya da başka insanların eksiklikleriyle, fiziksel kusurlarıyla ya da hatalarıyla kendi aralarında konuşarak, alay ederler. Ayağı kayıp yere düşen, dili sürçüp bir kelimeyi yanlış söyleyen birini gördüklerinde onunla dalga geçerler.

İman edenler ise bu kötü ahlaktan uzak dururlar, Allah’ın Hucurat Suresi’nde emrettiği üzere alay etmezler:

“Ey iman edenler, bir kavim (bir başka) kavimle alay etmesin, belki kendilerinden daha hayırlıdırlar; kadınlar da kadınlarla (alay etmesin), belki kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendi nefislerinizi (kendi kendinizi) yadırgayıp-küçük düşürmeyin ve birbirinizi 'olmadık-kötü lakablarla' çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir. Kim tevbe etmezse, işte onlar, zalim olanların ta kendileridir.” (Hucurat Suresi, 11)

Allah'ın Kur'an'da dikkat çektiği diğer bir alay şekli ise, inkarcıların inananlarla alay etmesidir. Gaflet içinde olan, iman edenlerin doğru yolda olduğunu kavrayamayan bu insanlar, inananlardan üstün olduklarını sanarak onlarla alay ederler. Ayette Rabbimiz bu gerçeği şöyle bildirir:

“Doğrusu, 'suç ve günah işleyenler,' kimi iman edenlere gülüp-geçerlerdi. Yanlarına vardıkları zaman, birbirlerine kaş-göz ederlerdi.” (Mutaffifin Suresi, 29-30)

Allah, surenin devamında, bu kişilerin ne kadar büyük bir yanılgı içinde olduklarını ve yaptıklarının karşılığını göreceklerini şöyle bildirmiştir:

“Bugün, iman edenler, kafir olanlara gülmektedirler. Tahtlar üzerinde bakıp-seyretmek suretiyle. Nasıl, kafir olanlar, işlediklerinin feci karşılığını gördüler mi?”

(Mutaffifin Suresi, 34-36)

Bizler de, Allah’ın beğenmediği bir tavır olan alaycılıktan kaçınmalı, her zaman insanlara güzel söz söyleyerek Kur'an ahlakını yaşamalıyız.

 

 
 ADAM, bineceği otobüsün kalkmasına bir saatten fazla süre olduğu için, terminalin yarı aydınlık koridorlarını arşınlıyordu. Ellerini yıkamak üzere biraz ilerideki mescide yanaştığında, iş tulumları giymiş bir genç ona doğru gelerek:

— Herhalde namaz kılacaksınız, dedi. Abdest alma yerimiz de mevcuttur.

Adam, elindeki sigaranın külünü delikanlının ayakları dibine silkelerken:

— Sen herhalde görevlisin, diye diklendi. Ne iş yaparsın burada?

Delikanlı, köşedeki süpürgeye işaret ederek:

— Temizlikçiyim efendim, diye kekeledi. Lavabo ve tuvaleti temizliyorum.

Adam, onu alaycı gözlerle süzerken:

— Ben, namazı senin gibi çulsuzlara bıraktım, diye sırıttı. Bu iş size öyle yakışıyor ki…

Temizlikçi genç, adamın hakaretine aldırmayacak kadar olgundu. Fakat namaza karşı yapılan saygısızlık, canını çok sıkmıştı. Vereceği cevabı bir süre düşündükten sonra, susmayı tercih ederek işine döndü.

Adam, mağrur adımlarla oradan uzaklaşırken, başının döndüğünü hissetti. Sırtından çıkartarak koluna aldığı kaşe paltonun ağırlığını da ilk defa farkediyordu. Biraz önce yediği iki porsiyon kebap, herhalde tansiyonunu yükseltmiş ve kendisini hâlsiz bırakmıştı. Birkaç adım daha attığında aniden fenalaşarak dizleri üzerine çöktü. Allah’tan ki kolundaki palto ondan önce yere serilmiş ve yeni aldığı takım elbisenin kirlenmesini engellemişti. Adam, çömelmiş vaziyette olmasına rağmen fırıldak gibi dönen başını yere dayayarak bir müddet dinlendi ve tekrar doğrulduğunda, aynı rahatsızlığı duyarak hareketini tekrarladı. Fakat, başkaları tarafından görülmüş olmaktan endişe ediyordu. Bunun için başını yerden kaldırıp sağa sola bakındığında, terminalin çaycısı olduğu anlaşılan bir gençle burun buruna geldi. Delikanlı, adamı saygılı bir ifadeyle selâmlarken:

— Allah kabul etsin bey amca, dedi Ama kıble biraz daha sağa doğruydu

EDEP EDEPLİ


 İlmin Başı Edeb Sonu Edeb

Hüsnü hat levhalarının en dikkat çekicilerinden birisi de “Edeb ya hu!”yazanıdır. Osmanlı’nın ihtişamlı günlerinde dergâhlar edep mektepleri idi. Dergâhların kapısında, ilk göze çarpan yerde, kocaman bir levhada “Edeb ya hu!”yazardı. Çünkü ne olursa olsun her dersin ilk maddesi edeptir.

Edeb olmadan öğrenci öğretmenine saygı duymaz. Edeb olmadan öğretmen öğrencisine sevgi duymaz. Edeb olmadan ilmin kıymeti bilinmez. Edeb olmadan huzur ve sükûnet olmaz. Öyleyse edeb nedir?

Sözlüklerde; hayâ, utanma, zerafet, güzel ahlak, nefis terbiyesi, mahlûka merhamet ve sevgi gibi anlamlara gelen edeb, sahibini utanılacak davranışlardan alıkoyma duygusudur. Hep okullarımızdaki eğitimin yetersizliğinden şikâyet ederiz. Çocuğumuzun terbiyesi bozuluyor deriz. Neden ilim ve teknikte ilerleyemiyoruz? Deriz. Ama nedense edeb nedir? Edebe ne kadar muhtacız? Çocuğuma edeb öğretebildim mi? Demek çoğu zaman aklımıza gelmez. Edeb bilmeyen çocuklarımız edeb bilmeyen anne-babadan, öğretmenlerden ve edebden mahrum arkadaş çevresiyle televizyon, internet, dergi ve gazetelerden olumsuz yönde etkilenmektedir. Edeb nasıl öğrenilir? Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatı bizler için sayısız edeb örnekleriyle doludur. Edeb ehli insanlar her devirde varolmuştur. Rabbim onları örnek almayı ve o güzel insanların edebinden hisseler alabilmeyi nasip eylesin.

Yunus Emre’nin şu dizeleri ne kadar dikkat çekicidir:

“Gezdim Halep ile Şam’ı

Eyledim ilmi talep

Meğer ilim bir hiç imiş

İlla edeb illa edeb”

Toplumların sağlıklı olması, huzurla ilerlemesi için edebli, karakterli bireylere ihtiyaç vardır. Aksi halde her türlü hayâsızlık ve fücûr toplumun bünyesinde ur gibi büyüyüp gelişecek ve sonunda o milletin sonunu getirecektir. Nitekim bunun örnekleri mevcuttur. Romalılar, Lut Kavmi, Semud Kavmi gibi toplumlar edeb dışı davranışlarıyla yok olup gitmişlerdir.

İslamiyet edeb dinidir. Her konuda bizlere üsve-i hasene olan peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem edeb örneklerini bize yaşayarak göstermiştir.” Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” Diyen peygamberimiz konuşmasıyla, tebessümüyle, oturup kalkmasıyla, uyuması ve yemek yemesiyle kısaca tüm muamelatıyla bizlere edebi öğretmiştir. Onun hayatını ayrıntılarıyla bilen bir mü’min edebden mahrum kalmaz.

Edebli olmak sadece küfretmemek, yalan söylememek, terbiyeli olmak, büyüklere saygısızlık etmemekten ibaret değildir. Edeb, görgü kuralları gereği bıçağı sağ elle, çatalı sol elle tutmak hiç değildir. Edebli olmak sadece sus pus oturmak, uslu olmak da değildir. Yaptığımız bütün işlerin kendine göre bir edebi olduğu gibi her âzâmızın ayrı ayrı edebi vardır. Yüzümüzün, gözümüzün, kalbimizin gibi. Bu çok geniş bir konu. Biz bu konuya dikkatleri çekmek ve edebin ne olduğu, nasıl kazanılacağı, uygularken nelere dikkat edileceği gibi hususlarda hepimizin araştırıcı, düşünücü, öğrenici ve uygulayıcı olmamız gerektiğini vurgulamak istedik.

Edeb tüm hayatımızı kuşatan bir dairedir. Bu daireden ne zaman dışarı çıkarsak o zaman hem kendimiz hem de başkaları zarar görecektir. O halde Mevlana Hazretlerinin şu sözlerine kulak verelim:

“Âdemoğlunun eğer edebten nasibi yoksa âdem değildir,

Âdemoğluyla hayvan arasındaki fark edebtir,

Gözünü aç da bak, cümle Kelamullah’a,

Kur’an’ın bütün ayetlerinin manası edebten ibarettir.”

Edeb kelimesi, e, d, b harflerinden oluşmaktadır ve insanın uyması gereken kuralları ortaya koymaktadır. Eline, diline, beline sahip ol! Bu söz, insanın kendine ait olmayan bir şeyi almaması, uygunsuz sözler söylememesi ve kimsenin namusuna helal getirmemesi demektir.

İslam her konuda davranışların nasıl olacağını, iç ve dış dünyamızın ne şekilde bir yapıya kavuşturulacağını, hayatımızı nasıl yaşarsak mutlu olacağımızı tespit etmiştir. Bunlara dikkat etmek ve her işimizi İslam’ın çizdiği ölçülere göre yapmak hem bu dünyada hem de ahirette kazançlı çıkmamızı sağlayacaktır.

Pek çok İslami kaynakta edebden ve edeb örneklerinden bahsedilir. İmamı Gazali’nin Kimyayı Saadet’inde” muamelat” bahsinde bu edebler tafsilatıyla anlatılır: Yemek yemenin edeblerinden tutun da evlenmenin, alış-veriş ve ticaretin, arkadaşlık ve dostluğun ve daha pek çok konunun edebleri anlatılır. İbrahim Hakkı Hazretleri’nin Marifetnamesinde de edebe ayrıntılarıyla yer verilir. Daha başka tasavvufi eserlerde de bu konu ayrıntılı olarak ele alınır. Bu eserlere başvurmak ve edeb örneklerini okuyup hayatımıza tatbik etmek mecburiyetindeyiz. Çünkü İslam edeb dinidir. Peygamberimiz “Din edebdir.” Buyurmuştur. Edebin ne olduğunu öğrenmek için, sözü erbabına, Allah dostlarına bırakalım. Bakalım bu konuda neler söylemişler:

İbn-i Abbas radiyallahu anhüma buyurur:

“Bütün edeblerin başı, hem rahatlıkda hem de sıkıntı zamanında Allah Teâlâ’nın emirlerine uyup, yasaklarından kaçınmaktır.”

Yahya bin Muaz kuddise sirruh buyurur:

“Kim, tam bir edeb ile edeblenirse, Allah Teâlâ'nin sevdiği, muhabbet ehli kimselerden olur.”

Ebû İmran şöyle demiştir:

“Dört güzel haslet ile üstün hale kavuştum. Beşir bin Hâris'i rüyamda gördüm. Buyurdular ki: Dört haslete yöneldin, fakat edebi terk ettin. Halbuki edeb, en önemli iştir.”

İbn-i Atâ kuddise sirruh buyurdu ki;

“Her kim edebden mahrum kaldı, cümle hayırlardan mahrum kaldı.”

Ebussûd b. Ebuasâir buyurdu ki:

“Allah’ın sevgili kulları, yani veliler, vasıl olduklarına ancak edeble vâsıl oldular. Yoksa ne çok amel, ne de başka benzerleri ile değil.”

Adiyy bin Müsafir kuddise sirruh:

“Şu kimse ki; edebini, edeb öğretenlerden almaz; o kendisine uyanları fesâda götürür.”

Ebû Ali Dekkâk kuddise sirruh buyurur:

“Edebi terk etmek ilâhî huzurdan kovulmağı icab ettiren bir sebebtir. Her kim padişahların önünde edebsizlik ederse kapıya, kapıda edebsizlik ederse ahıra bakmağa gönderirler.”

Şeyh Ebû Ali Sakatî buyurur:

“Edeb yolunu tutmadan büyüklerin sohbetinde bulunan onlardaki faydalardan, nazarlarında mevcud olan feyz ve bereketlerden mahrum olur. Onlardaki nurlardan kendisinde hiç bir şey zuhur etmez.”

Yusûf u Râzî kuddise sirruh:

“İlmi elde etmek istiyorsan, edebli olmalısın,” buyurmuşlardır.

Abdülkadir Geylâni kuddise sirruh buyurur:

“Hizmet eden sonunda kendisi de hizmet edilen durumuna gelir. İtâat eden sonunda kendisi de itâat olunan kişi seviyesine yükselir. İkram eden sonunda ikram olunan kişi durumuna gelir. Allah'a yaklaşan yakınlaştırılır. Tevâzu gösteren yüceltilir. Kerem ve ihsan sahibi olmağa gayret eden şereflendirilir. Güzel edeb sahibi olan, Allah'a yakınlaşır. Güzel edeb, seni Allah'a yakınlaştırır. Güzel edeb, Allah'a tâatdir. Çirkin davranışlar ise ona karşı günahkârlıktır.”

Hazret-i Ali radiyallahü anh buyurur:

“Himayen altındakilere iyilik yapmak istersen, onlara terbiye ve edeb öğret.”

Edeb hakkında söylenmiş şu cümleler de kulağımızın küpesi olsun:

Edeble varan, lütufla döner.

Edeb; Evliyaullahın delili ve Allah'a kavuşma vesilesidir.

Edeb; Hakka giden yolun azığıdır. Edeb her şeyin başıdır. Ruhun terakkisi ancak edeble elde edilir.

İnsanla hayvan arasındaki fark, edebdir.

Edeb, aklın dıştan görünüşüdür.

Edeblerin anası, az konusmaktır.

Edebi terk eden, ârif değildir.

Tasavvufun tamamı edebdir.

Hakiki güzellik, ilim ve edeb güzelliğidir.

Edeb; şeytanı öldüren bir silâhtır.

Hakikatden maksad ancak edebdir.

Herşey çoğaldıkça ucuzlar, fakat edebi çoğaldıkça kişinin değeri artar.

Edeb; Sünnet-i Resûlullaha uygun hareket etmektir.

Edeb; Hâlik Teâlâ’nın sevdiği kullarına bahsettiği ilâhi bir tılsımdır.

Edeb bir tâc imiş nur-ı Hüda’dan, giy ol tacı emin ol her beladan.

Edeb öğrenmiş bir insan her haliyle örnek olandır. Edep öğrenmiş insan, ilim öğrenmede de başarılı olur. Çünkü her şeyi usulüne göre yapar.

Edeb ehli insan her an Rabbinin huzurunda olduğunu bilir ve edebten hiç ayrılmaz; yalnızken bile. Edeb ehli ilmin başının edeb olduğunu bilir, ilim öğrendiği şahsa saygıda kusur etmez. O öğrendiği ilmi edeb sayesinde kazanmıştır. Sonunda ise yine edebe ulaşmıştır. Yani ilmin başı da edeb, sonu da edebtir. Çünkü esas ilim Rabbinin huzurunda edebli olmayı öğrenmektir. O da bunu başarmıştır. Bütün gayesi Rabbinin huzurunda edebi muhafaza etmektir.

Rabbim cümlemizi edebden mahrum etmesin. Âmin.

 

 

Hz. Ayşe’nin Hayatı


Hz. Ayşe’nin Hayatı

Kimlik Bilgisi

Adı: Ayşe

Baba Adı: Ebu Bekir

Anne Adı:

Doğum Yeri: Mekke

Doğum Tarihi: 612

Şahadet Yılı: 678

Aişe bint Ebu Bekir (Arapça: عائ شة ب نت أب ي ب كر ) veya kısaca Aişe (612-678) İslam peygamberi Muhammed'in eşlerinden biri, halife Ebu Bekir'in kızıdır. Muhammed gibi Kureyş kabilesindendir. Sünniler tarafından "Müminlerin Annesi" lakabıyla anılır. Aişe, günümüze ulaşan birçok hadisin kaynağı olarak kabul edilir. Bazı kaynaklarda Hz.Ayşe 6 yaşında iken peygamberimiz ile evlendirildi denmekte ise de bu konuda kesin bir bilgi bulunmamakta hatta birçok kişi tarafından yalanlanmaktadır.

Hz. Ayşe kimilerine göre İslam’ı kabul eden on dokuzuncu kişidir. Hz. Ayşe, Peygamberimizin dul olmayan tek eşidir. Peygamberimiz genç yaşta olan (17-18 yaşlarında: Hz. Aişe’nin ablası Esma hicrette 27 yaşındaydı. Hz. Aişe ablasından 10 yaş küçük olduğuna göre onun da hicrette tam 17 yaşında olması gerekir. Ayrıca Hz. Aişe peygamberimizden önce Cübeyr’le nişanlanmış, daha sonra dini nedenlerle ayrılmışlardı. Demek ki evlenecek çağda bir kızdı, nişanlanmış, nişan bozulmuş sonra peygamberimizle evlenmiştir.) Hz. Aişe ile evlenir. Müslüman hanımların sormaya utandığı sorulara cevap vermesi için peygamberimiz Hz. Aişe ile evlenmiş ve onu öğretmen olarak yetiştirmiştir. Hz. Aişe peygamberimizden 2000 hadis rivayet etmiş, Müslüman kadın ve erkeklere öğretmenlik yapmış, hatta Müslüman orduların komutanlığını dahi üstlenmiştir.

Hz. Ayşe'nin Evlilik Yaşı

1- "Hz. Muhammed henüz Mekke de iken ve bende oynayan bir çocuk iken: "Onların vadeleri kıyamettir. Kıyamet ne dehşetli ve ne acıdır!" mealindeki (kamer s. 46) ayet inmişti...(Buhari 1.cilt Telifil Kur’an bahsi) " Bu sure Mekke devrinin birinci döneminde(4. yıl) inmiştir. Hz.Aişe validemiz bu sure ve ayetleri net olarak hatırladığına göre, olayları ayrıntılarıyla hatırlayabilmek ve sokakta oynayan bir çocuk olması için en az beş veya altı yaşında (veya daha büyük) olması gerekir. Kamer suresi Mekke devrinin dördüncü yılında indiğine göre dördüncü yılda beş-altı yaşında olması gerekmektedir. Ayrıca Kız kardeşi Esma; Kardeşi Esma Abdullah bin Zübeyir’in annesidir. Esma yüz yaşına kadar yaşamış ve Hicretin 73. yılında vefat etmiştir. Hz. Aişe validemizden on yaş daha büyüktür. Hz. Ebu Bekir (r.a) kızı Esma ve oğlu Abdullah Abdul Uzza’nın kızı Kayleden, Hz. Aişe ile Abdurrahman ise Ümm-i

Rümandan doğmuşlardır. Hz. Esma yüz yaşında ve hicri 73. yılda öldüğüne göre hicret esnasında 27 yaşında olması gerekir. Bundan on yaş küçük olan kardeşi Hz. Aişe validemizin de 17 yaşında olması gerekir ki bu da aşağı yukarı Buhari de Hz. Aişe’nin kendi hadisindeki ifadeye uygun düşmektedir. Rasûl-i Ekrem, Hicretin ilk senesi Hazreti Âişe ile evlendi. Hz. Aişe validemiz peygamberimizle dokuz yıl beraber yaşamıştır. Onun Kur’an, hadis ve fıkıh ilimlerindeki yerini bütün İslam âlimleri teslim etmektedir. O devrinin en büyük âlimlerini tenkit etmiş, çeşitli konularda fetvalar vermiş, Kur’an’ın ve sünnetin doğru anlaşılması konusunda insanlara önderlik etmiştir. Sünneti Kur’an’la test etmenin ilk örneklerini vermiştir. Bu birikimi henüz çocuk denecek yaşta bir insanın elde etmiş olmasını kabullenmek oldukça zordur.

2- Bu konuyu aydınlatan bir başka rivayette şöyledir: Hz. Aişe validemiz henüz peygamberimizle evlenmeden önce Cübeyir bin Mut’im ile nişanlanmıştı. Mut’im Hz. Aişeyi oğluna almakla evine Müslümanlığı sokacağını düşünerek bu nikahı feshetmişti. Hz. Ebu Bekir (r.a) İslamı ilk kabul edenlerden biri olduğuna göre; bu olayın vukuu, İslamın alenen duyurulmasından veya şuyu bulmasından önce olması gerekir. İslam alenen açıklanıp Müslümanlar Kabe yürüyüşü veya Safa tepesi toplantısından sonra topluma deşifre olduktan sonra Ebu Bekir (r.a) ın Müslüman olduğu bilinince kızını almaktan vazgeçmiş olması daha doğru görünmektedir. Bu olayda yine Hz. Aişe’nin peygamberimizle evlenmeden önce evlilik çağına geldiğini ve nişanlandığını göstermektedir. Yani değil Hz. Resulle nişanlanıp bir yıl sonra evlenmesi , daha önce evlenecek çağa gelmişti, nişanlandı , zamanla İslam tebliği yayılınca Hz. Ebu Bekir'in Müslüman olması bu işi bozdu...Daha sonra da Hz. Resul onunla nişanlanıp bir yıl sonra da evlenmişti...Sıcak ülkelerde çocukların erken gelişip, olgunlaştığı düşünülünce - Günümüzde bile Mısır'da ilkokul birinci sınıfa giden kızlar ergenlik çağına girdiği - yani Mısır'daki 8 yaşındaki bir kız , Türkiye'deki 12-13 yaşındaki bir kız olgunluğuna gelip ; daha önce olgunlaşıp, daha önce yaşlandığı - düşünülürse 17 -18 yaşındaki bir kızın Arabistan’daki normal görüntü ve evlilik yaşı haliyle gelmiş bir yaş olduğu rahatlıkla kabul edilmelidir.Hz. Aişe validemiz peygamberimizle dokuz yıl evli kalmışlardı. Peygamberimizin vefatı esnasında İse 27 yaşında idi.

3- Mişkât sahibi der ki: Hazreti Âişe’nin hemşiresi Esma, Hicret esnasında 27 yaşında idi. Aişe’den on yaş büyüktü. Hazreti Aişe de, Esmadan on yaş küçük olduğuna göre, Hicrette onyedi yaşındaydı: (Asrı Scâdet, C: 2, S: 1010.) Rasül-i Ekremle evlendiği zaman, 18 yaşında bulunuyordu. Hazreti Âişenin altı yaşında nişanlandığı, dokuz yaşında nikahlandığı hakkındaki rivayetler doğru değildir, tarihî hakikatlere aykırıdır.Hz. Aişenin ablası Esma,

ondan yaklaşık 10 yaş büyüktü. Hz. Aişe evlendiğinde Hz. Esma'nın yaklaşık 30 yaşında olduğu rivayet ediliyor. Buradan Hz. Aişenin evlendiğinde 18-20 yaşlarında olduğu sonucuna varılmaktadır. 4- Hz. Peygamberin evliliği, vahyin başlangıcından 10 yıl sonradır. Hz. Ayşe vahiy başlangıcından beş altı yıl önce doğmuştur. Dolayısıyla Hz. Ayşe’nin peygamberimizle evlendiği yaşın 17-18 olduğu ortaya çıkar. Bu konu, daha detaylı bir şekilde Mevlana Şibli’ nin “Asr-ı saadet” kitabında geçer. (İst. 1928. 2/ 997)

5- Bugün hadis kitaplarımızda yer alan ve Hz. Aişe validemizin Mekke yıllarıyla ilgili olarak anlattığı bazı rivayetler, onun yaşını tespit edebilmemize yardımcı olacak niteliktedir. Mesela; Risâletten kırk yıl önce gerçekleşen ve tarih belirlemede bir ölçü olarak kabul gören Fil hadisesinden geriye kalan iki kişiyi Mekke'de dilenirken gördüğünü söylemesi; Mekke'nin en sıkıntılı günlerinde Allah Resûlü'nün sabah-akşam kendi evlerine geldiğini ve bu sıkıntılara dayanamayan babası Hz. Ebû Bekir'in de Nübüvvetin 5. veya 6. yılında Habeşistan'a hicret teşebbüsünde bulunduğunu detaylarıyla birlikte anlatması; ilk defa namazın ikişer rekat farz kılındığını, mukim olanlar için daha sonraları onun dört rekata çıkarıldığını, ancak sefer durumlarında yine iki rekat olarak bırakıldığını ifade etmesi gibi rivayetler onun yaşı konusunda bize ipuçları verecek niteliktedir.

6-Risâletin ilk günlerinde Müslüman olanların isimleri sıralanırken, ablası Esmâ Vâlidemiz’le birlikte Âişe Vâlidemiz’in adı da zikredilmektedir. Dikkat çekici olan bu zikrin, Hz. Osmân, Zübeyr ibn Avvâm, Abdurrahmân ibn Avf, Sa’d ibn Ebî Vakkâs, Talha ibn Ubeydullah, Ebû Ubeyde ibn Cerrâh ve Erkam ibn Ebi’l-Erkam gibi ‘Sâbikûn-u Evvelûn’ tabir edilen en öndekilerin hemen arkasında; Abdullah ibn Mes’ûd, Ca’fer ibn Ebî Tâlib, Abdullah ibn Cahş, Ebû Huzeyfe, Suhayb ibn Sinân, Ammâr ibn Yâsir ve Habbâb ibn Erett

gibi isimlerden de önce gerçekleşiyor olmasıdır. Demek ki Âişe Vâlidemiz, o gün küçük de olsa ‘irade’ beyanında bulunabilecek bir çağda ve ilk Müslümanlar arasında yer alabilecek bir durumdadır. Söz konusu bilgilerde ondan bahsedilirken, ‘O gün o küçüktü.’ şeklinde bir kaydın konulmuş olması, bu manayı ayrıca teyit etmektedir.

7- Ablası Esmâ Vâlidemiz’in konumu da bu kanaati güçlendirmektedir; zira onun, on beş yaşında iken Müslüman olduğu bilinmektedir. Bilinen bir gerçek de onun, 595 yılında dünyaya gelmiş olduğudur. Bütün bunlar, risâletin ilk yılı olan 610 tarihini göstermektedir. Demek ki Âişe Vâlidemiz, yaşı küçük olmasına rağmen 610 yılında Müslüman olmuştur. Bunun için o gün onun, en azından beş, altı veya yedi yaşlarında olması gerekir ki, on üç

yıllık Mekke hayatıyla en az yedi aylık 5 Medine günleri de bu tarihe ilave edildiğinde onun, Allah Resûlü ile evlendiği gün –risâletten beş yıl önce dünyaya gelmiş olma ihtimalini esas alacak olursak- en azından on sekiz yaşında olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır.

8- Âişe Vâlidemiz’in vefat tarihi konusunda gelen rivayetler de bu kanaati güçlendirmektedir. Zira onun vefat ettiği yıl ve o günkü yaşıyla ilgili olarak hicrî 55, 56, 57, 58 veya 59;29 yaşıyla alakalı olarak da altmış beş, altmış altı, altmış yedi veya yetmiş dört 7 gibi farklı tarih ve rakamdan bahsedilmektedir. Bu ise, doğum tarihinde olduğu gibi onun vefat tarihiyle ilgili de kesin bir kabulün olmadığını göstermektedir. Özellikle 58. yılında ve 74 yaşında iken vefat ettiğini ifade eden rivayette, onun vefat ettiği günün çarşamba olduğu, vefat tarihinin, Ramazan ayının on yedinci gecesine denk geldiği, vasiyeti üzerine Vitir namazından sonra Cennetü’l-Bakî’ye geceleyin defnedildiği, yine vasiyeti gereği namazını, Hz. Ebû Hüreyre’nin kıldırdığı, mezarına da, ablası Hz. Esmâ’nın iki oğlu Abdullah ile Urve, kardeşi Muhammed’in iki oğlu Kâsım ve Abdullah ile diğer kardeşi Abdurrahman’ın oğlu Abdullah gibi isimlerin indirdiği gibi detayların bulunması,8 diğerlerine nispetle bu bilginin daha güçlü olduğu izlenimi vermektedir. Öyleyse bu tarihi esas alarak bir hesaplama yapacak olursak onun, Efendimiz’in irtihalinden sonra kırk sekiz yıl daha yaşadığını (48+10=58+13=71+3=74) görmekteyiz ki bu hesaba göre o, risâletten üç yıl önce dünyaya gelmiş demektir.Bu durumda evlendiği gün onun, (74–48=26–9=17+7 ay) on yedi yılını yedi ay geçtiği anlaşılmaktadır.Kısaca: Hicri 58. yılda, 74 yaşında vefat etti ise, Efendimiz'den sonra 48 yıl dul olarak yaşadı ise, Allah Resulü ile evliliği de 9 yıl sürdü ise; demek ki, Aişe validemiz, Efendimiz Daru'l-Beka'ya hicret ettiğinde 26, evlendiğinde ise 17–18 yaşlarındaydı. Suudi araştırmacı ve tarihçilerden Süheyla Zeynelabidin ise Hz. Ayşe`nin Peygamberimiz ile evlendiğinde yaşının 19 olduğunu araştırmaları sonucu ulaşmıştır. Burada akla, "Madem öyle; bugüne kadar bu mesele niye bu şekilde gündeme gelmedi?" şeklinde bir soru gelmektedir. Yakın zamana kadar bu hususta olumsuz hiçbir beyan serdedilmemiş; ne Ebû Cehil gibi her fırsatı aleyhte değerlendiren muannit bir firavundan ne de Abdullah ibn Übeyy ibn Selûl gibi olmadık yerden fitne ve iftira üreten nifakın adresi olmuş birisinden bu evliliğe herhangi bir itiraz söz konusu olmamış, olamamıştır. Çünkü ortada itiraz edilecek herhangi bir durum yoktur. Kısaca; Hz. Resul'ün Âişe Vâlidemizle evliliklerinde bir anormal durum olsa idi, Zeyneb Vâlidemiz’le izdivacında fırtına koparmak isteyenlerle, Benî Mustalık Gazvesi dönüşünde ve hiç olmadık yerde Âişe Vâlidemiz’e iftira atanların, onlar açısından önem arz eden böyle bir meseleyi dillerine dolamamaları

düşünülemezdi. Sonuç nasıl olursa olsun sadece başlı başına bu bilgi bile, Âişe Vâlidemiz’in evliliği konusunda olumsuz herhangi bir durumun olmadığını ispat için yeterli bir güce sahiptir. Peki Hz. Muhammed 9 yaşında Hz. Aişe ile evlendi iddiasının kökeni neresidir? Yukarıda da belirtildiği gibi daha önceki nişanlılık dönemi ile daha sonraki Hz. Resul’un nişan-evlilik olayının rivayetler sırasında karıştırılması olayıdır tüm olan. Hadis ilmini bilen hadis literatüründe bu gibi örneklerin dolu olduğunu da bilir! Hz. Fatma’nın İlmi Fatımatü'z-Zehra (a.s), vahiy evinde kendisi için hazırlanan bilgi ve irfanla, kendisini dört bir yandan kuşatan ilim ve irfan güneşlerinin ilmî aydınlatmasıyla yetinmedi. Babası Resulullah (s.a.a) ve ilim şehrinin kapısı kocasıyla her buluşmasında elinden geldiğince ilim öğrenmeye çalışırdı. Bunun yanında oğulları Hasan ve Hüseyin'i de sürekli olarak Resulullah'ın (s.a.a) meclisine gönderir, onlar döndükten sonra da onları konuşturarak dinlediklerini anlatmalarını sağlardı. Çocuklarına üstün bir terbiye vermek için büyük bir çaba sarf ettiği gibi, ilim öğrenmek için de büyük bir çaba sarf ederdi. Ev işlerinin çokluğuna rağmen, öğrendiği bilgileri diğer Müslüman kadınlara aktarmayı da ihmal etmezdi. İlim öğrenme ve ilmi yayma hususundaki bu kesintisiz çabaları sonucu, en büyük hadis ravilerinden ve tertemiz nebevî sünnetin aktarıcılarından biri oldu. Hz. Zehra (a.s), Allah'tan korkup sakınan ve hikmetli Kurân'ın açık ifadesiyle, Allah tarafından eğitilen Ehl-i Beyt'in bir ferdiydi. Allah ona ilimle ayrıcalık tanıdı, bu yüzden "Fatıma" adını almıştı. Benzersizliği yüzünden de Betül (iffette eşsiz) diye isimlendirilmişti. İlminin ve düşünsel olgunluğunun kanıtı olarak dehasının yüksek düzeyini yansıtan iki ünlü konuşması yeterlidir. Bu hutbelerden birini, Hz. Peygamber'in (s.a.a) vefatından sonra sahabenin ileri gelenleri huzurunda Mescid-i Nebevî'de, diğerini ise evinde irad etmişti. Bu konuşmalar, düşüncesinin derinliğinin, köklülüğünün, kültürünün genişliğinin, mantığının gücünün, önderlik kurumunun sapmasından sonra ümmetin geleceğine dair ön görüsünün gerçekliğinin parlak birer örneğidir. Bunun yanında yüksek bir edebe de sahipti. Allah için ve Allah yolunda muazzam bir cihat da veriyordu. Hz. Fatıma (a.s) ve ilim öğretmenin değeri İmam Hasan Askeri (a.s)’den şöyle nakledilmiştir: “Bir gün bir kadın, Hz. Fatıma'nın (a.s) huzuruna varıp şöyle dedi: Güçsüz bir annem vardır, namazında zor bir meseleyle karşılaştı ve o meseleyi sana sormam için beni huzurunuza gönderdi. Hz. Fatıma (a.s) o meselenin cevabını verdi. O kadın, ikinci kez başka bir mesele

sordu. Hz. Fatıma yine cevabını verdi. Daha sonra üçüncü bir mesele sordu, böylece sorduğu soruların sayısı onu buldu. Hz. Fatıma de hepsine cevap verdi. Sonra o kadın sorunun çok olmasından dolayı utanıp "Sizi daha çok yormayayım" dedi. Hz. Fatıma: “Karşılaştığın her soruyu utanmadan gel sor, ben senin sorularından yorulmam. Eğer bir kimse bir yükü dama çıkarmak için ecir olur ve karşılığında yüz bin dinar alırsa, acaba o iş ona ağır gelir mi ?” Kadın: “Hayır, ağır gelmez ve o işten yorulmaz” dedi. Hz. Fatıma sonra şöyle buyurdular: “Her meselenin cevabına karşılık bana verilen sevap, arası incilerle dolu olan yer ile göklerken daha fazladır. Öyleyse meselelere cevap vermekten hiç yorulur muyum ?” Babamın şöyle buyurduğunu duydum: “Takipçilerimizden alim olanlar, kıyamet günü haşr edildiklerinde onlara, çaba, ilim ve halkı hidayet ettikleri miktarınca sevap ve mükafat verilir; hatta onlardan birine nurdan bir milyon süslü elbiseler verilir. Sonra Rabbimizin münadisi şöyle nida eder: 'Ey İmamlarından ayrı kaldıkları vakit Âl-i Muhammed yetimlerini düşünenler, onların sorumluluğunu üstlenenler! İşte bunlar sizin öğrencileriniz ve ilminiz sayesinde dinlerini koruyan ve hidayeti bulan yetimlerdir. Dünyada ilminizden yararlandıkları miktarca onlara hediye verin.' Bunun üzerine ümmetin alimleri, yetimlerine (takipçilerine) hediye verirler. Hatta onlardan bazılarına yüz bin hediye verecekler. Daha sonra o yetimler de kendi öğrencilerine hediye verecekler. Hediyeler taksim edildikten sonra Allah Teala şöyle buyuracak: 'Yetimleri düşünen alimlerin hediyelerini bir kat daha artırın' Sonra da: 'İki kat daha artırın, onların takipçilerine de aynı şekilde artırın' diye buyurur." Daha sonra Hz. Fatıma (a.s) şöyle buyurdu: “Ey Allah’ın cariyesi, bu hediyelerden bir iplik, güneşin kendisine doğduğu her şeyden bir milyon kez daha üstündür. Çünkü dünyada üstün sayılan şey, gam ve kederle karışmıştır. Ama ahiret nimetlerinin hiçbir noksanı ve lekesi yoktur.”

Hz. Ayşe’nin İlmi

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in değerli hanımı ve ilk İslam halifesi Hz. Ebu Bekir'in kızı olan Hz. Ayşe (ra), Allah'ın nasip ettiği aklı, kuvvetli imanı, hikmetli konuşması, Kur'an-ı Kerim'i ve Peygamber Efendimiz (sav)'i en iyi şekilde anlamaya çalışması gibi vasıfları ile tüm müminlere örnek olmuş bir Müslüman’dır.

Üstün ahlakı ve ilmi vasıflarının yanı sıra Peygamber Efendimiz (sav)'in vefatının ardından İslam ahlakının yayılması için sürdürdüğü faaliyetler de gerek Asr-ı Saadet döneminde, gerekse günümüzde tüm Müslümanlara ışık tutan bir rehber olmuştur. Kuran'da, "Ama Bizden kendilerine güzellik geçmiş bulunanlar; işte, onlar, ondan

uzaklaştırılmışlardır." (Enbiya Suresi, 101) ayetinde, Rabbimiz'in Katından kendilerine güzellik geçen müminler bildirilmiştir.

Allah kadın ya da erkek ayrımı yapmadan her insanın önüne, bu kimselerden olabilme fırsatını sunmuştur. İnsanın yapması gereken, Allah'a gönülden bir sevgiyle bağlanmak, O'nu her şeyin üstünde tutarak Rabbimiz'in razı olacağı bir yaşam sürmektir. Yüce Alah'ın izniyle bu samimi imanı yaşayan değerli müminlerden biri de Peygamber Efendimiz (sav)'in değerli hanımı Hz. Ayşe (ra)'dir.

Peygamberimiz (sav)'in hayatta olduğu dönemde de, Peygamberimiz (sav)'in vefatının ardından yaşanan Asr-ı Saadet döneminde de Kuran ahlakına uygun üstün bir ahlak sergileyen Hz. Ayşe (ra), Allah'ın nasip ettiği anlayış kabiliyeti, öğrenme arzusu, kuvvetli hafızası ve imani şevki ile kendisini en iyi şekilde yetiştirmek için örnek bir çaba sarf etmiştir. Allah yolunda bu samimi çabayı sergilerken Yüce Rabbimiz'in hükümlerine ve Peygamber Efendimiz (sav)'e gösterdiği kesin itaat, Hz. Ayşe validemizin (ra) Rabbimiz'e ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'e derin sevgisinin de açık bir delilidir.

Hz. Ayşe (ra) Sevgili Peygamberimiz (sav) vefat ettiğinde çok genç olmasına rağmen, Kuran-ı Kerim'i ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetini en iyi bilen, anlayan ve muhafaza edenlerin başında gelir. Küçük yaşından itibaren Kuran ayetlerini ezberlemeye başlamış olan Hz. Ayşe (ra) Peygamberimiz (sav)'in ilminden şevkle yararlanmış, ayetlerin nüzul sebeplerini ve işaretlerini en doğru şekilde kavramaya gayret göstermiştir.

İslami kaynaklarda belirtildiği üzere ashabın büyükleri feraize (Allah'ın kesin emirlerine farzlara) dair meselelerde Hz Ayşe (ra)'ye danışmışlardır Tabiin devrinde (sahabilerle görüşmüş ve onlardan ders almış olan salih Müslümanların devrinde) birçok hukukçu yüksek seviyedeki hukuk bilgisinden faydalanmak üzere Hz Ayşe validemizle (ra) ilmi istişarelerde bulunmuştur.

Arapçayı çok güzel kullanan Hz Ayşe (ra) ayrıca açık ve yalın anlatım tarzı ve hitap ettiği kişiye en uygun tebliği yapması nedeniyle konuştuğu kişiler üzerinde etkili olmuş bir hatiptir. Bir hutbesi ve bazı mektupları Hz Ayşe (ra)'nin edebi kabiliyetini de gösteren örneklerdir Peygamber Efendimiz (sav)'in hanımı olmasının yanı sıra değerli bir öğrencisi de olan Hz Ayşe (ra)'nin ilmi sahada çok ayrı bir yeri vardır Fıkıh ilminde pek çok alimin hatasını

düzeltmiş birçok hadisin de mükemmel bir tarzda izahlarını yapmıştır (Said Aykut tercüme Hilyetü'l-Evliya Sıfatü's-Safve: C-2 S125) Hz Ömer (ra) kadınlarla ilgili fıkhi meselelerde daima Hz Ayşe'nin görüşünü almıştır Hz Ayşe validemizin (ra) bu ilmi İslami kaynaklarda da şöyle aktarılmaktadır:

Ebu Musa el-Eş'ari diyor ki: "Biz Rasulûllah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'ın ashabı olarak bir hadisi anlamakta güçlük çektiğimizde onun anlamını Hz Ayşe (Radıyallahu Anha)'ye sorar ve ondan mutlaka bir cevap alırdık

Urve Hazretleri de Hz Ayşe (ra) için "Fıkıh tıp ve şiir ilminde Hz Ayşe (ra) 'den ileri bir kadın görmedim" demektedir

En fazla hadis rivayet eden sahabelerden olan Hz Ayşe (ra) Sevgili Peygamberimiz (sav)'den 2210 adet hadis rivayet etmiştir

Abdurrahman bin Avf (r.a.) Hazretlerinin oğlu Ebû Selem: "Sünnet-i Resûlullahı, Hz. Âişe'den (ra) daha iyi bilen dinde tebahhur etmiş (derya gibi geniş ilme sâhip olmuş), âyet-i kerîmelere vâkıf ve sebeb-i nüzûllerini bilen, ferâiz (miras üzerindeki paylar) ilminde mâhir olan bir kimseyi görmedim." buyurmuştur.

Ata bin Ebî Rebâh "Hz. Âişe (ra) Eshâb içinde en çok fıkıh bilen, isâbet-i rey bakımından en ileri gelen bir kimse idi" buyurmuştur.__

 

MUSTAFA GÖKSU

Hz. Ayşe ve Hz. Fatma’nın Hayatı,

Hz. Ayşe ve Hz. Fatma’nın Hayatı,

İslam’da Kadının Bilime Katkıları Hz. Fatma’nın Hayatı Kimlik Bilgisi Adı: Fatıma Künyesi: Ummu Ebiha Diğer İsimleri: Zehra, Sıddıka, .Mübareke, Tahire, Raziye, Merziyye, Zekiyye, Muhaddise. Baba Adı: Muhammed (s.a.a) Anne Adı: Hatice Doğum Yeri: Mekke Doğum Tarihi: 20 C. Ahır bisetin 5.yılı Peygamber'e (s.a.a) Olan Yakınlığı: Kızı Çocukları: Hasan ibn Ali, Hüseyin ibn Ali, Ümmügülsüm bin Ali, Zeynep bin Ali, Muhsin bin Ali Şahadet Yılı:11 Hz. Peygamber'in vefatından 75 gün veya 6 ay sonra Şahadet Yeri: Medine Şahadet Sebebi: Ashaptan bazılarının Peygamber'in vefatından sonra Hz. Fatıma'nın evine saldırmaları ve Onu yaralamaları. Çocukluk Dönemi Ehl-i Sünnet âlimleri çoğunlukla o Hazret'in Hz. Resulullah'ın bi'setinden beş yıl önce doğduğunu rivayet ederken, Ehl-i Beyt İmamları'ndan gelen hadislerde daha çok Hz. Fatıma'nın (a.s) bi’setin beşinci yılının cemadiyülâhır ayının yirmisinde cuma günü doğduğu belirtilmiştir. Ebu Basir'in naklettiği bir hadiste Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Fatıma (a.s) Hz. Resulullah (s.a.a) kırk beş yaşında iken cemadiyülâhır ayının yirmisinde dünyaya geldi. Ömrünün ilk sekiz senesini babasıyla birlikte Mekke'de geçirdi. On senede Medine'de babasıyla beraber kaldı. Babasının vefatından sonra ise, sadece yetmiş beş gün hayatta kaldı ve hicretin on birinci yılında cemaziyülâhırın üçünde dünyadan göçtü. “ Resulullah efendimiz “kesmek” manasına gelen Fatıma ismini verdiğinde şöyle buyurmuştu: “Kızım Fatıma’nın ismi şu manadadır: ‘Allah onun da, onu sevenlerin de cehennemden alakasını kesmiştir.’”

HAYA


Hayâ nedir? Sözlüklerin “utanma, çekinme, vaz geçme, tevbe” gibi anlamlara geldiğini söylediği hayâ, peygamberlerden (hepsine salât ve selam olsun) tevarüs edilen en temel insanlık ölçülerinden biridir. Kur'an'da da bu kavramın türevleriyle üç yerde geçtiğini görüyoruz: Bakara, 26, Kasas, 25, Ahzab, 53... A'raf Suresi'nin 26. ayetinde geçen “libâsu't-takvâ” (takva elbisesi) ifadesinin, insanın ruhunu bezeyip ahlâkını güzelleştiren ve koruyan hayâ anlamına geldiği, hemen bütün müfessirler tarafından ifade edilmiştir. Günlük dilde genellikle “utanma” anlamında kullanıldığı halde, “hayâ”nın bundan çok daha geniş ve derin anlam boyutlarına sahip olduğunu vurgulamamız gerekiyor. Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz'in, “Allah'tan hakkıyla hayâ edin” buyruğuna Sahabe'nin (Allah onlardan razı olsun), “Ey Allah'ın Rasulü! Allah'a hamdolsun; biz Allah'tan hayâ ediyoruz” demesi üzerine şu çarpıcı ifadeyi kullanması hayânın anlam ağırlığını açık biçimde göstermektedir: “Kasdettiğim bu (sizin anladığınız) değil… Allah'tan hakkıyla hayâ etmek, başı ve onun taşıdıklarını, karnı ve onun ihtiva ettiklerini muhafaza etmen; ölümü ve toprakta çürümeyi hatırlamandır. Kim ahireti dilerse, dünya hayatının (aldatıcı) süsünü terk etmeli, ahiret hayatını dünya hayatına tercih etmelidir. Kim bu söylediklerimi hakkıyla yaparsa, Allah'tan hakkıyla hayâ etmiş olur.” (Tirmizî) Bu hadiste geçen “başı ve onun taşıdıkları” ifadesinden maksat, başta bulunan göz, kulak, dil gibi maddi ve zahirî; hafıza, hayal, tefekkür gibi manevi hassalardır. “Karnı ve onun ihtiva ettikleri” cümlesinden kasıt ise, kalp, mide, cinsel organ, el, ayak gibi zahirî ve batınî organlardır.

Müslümanca hayatın temeli Bu nebevî uyarı bize, hayânın aslında müslümanca yaşamanın temeli olduğunu öğretiyor. İnsan, bütün benliğini, maddi ve manevi varlığını hayâ duygusu ile donatmak suretiyle yüzü ahirete dönük bir hayat yaşamadıkça, Allah Tealâ'dan hakkıyla hayâ etmiş sayılmayacaktır. Hayânın “utanma”yı da ihtiva etmekle birlikte, müslüman için, onun çok ötesinde bir ağırlık ve fonksiyona sahip olduğuna dikkatimizi çeken bir diğer peygamberî ihbarda da şöyle buyurulur: “İman yetmiş küsur (bir diğer rivayette altmış küsur) şubedir. Hayâ da imandan bir şubedir.” (Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Nesaî, İbn Mace) Şu halde hayânın, imanın ayrılmaz bir parçası olduğunu ve imandan kaynaklandığını söylememiz gerekiyor. Dikkat edilirse görülecektir ki, modern hayat tarzının dayatmalarına direnemeyen insanın ilk kaybettiği haslet hayâ olmaktadır. Hayâ duygusunu kaybetmeden, bir kimsenin Allah Tealâ'nın çizdiği sınırları dışına çıkmayı göze alması mümkün değildir.

Peygamberlerin önderi s.a.v. bu gerçeği şöyle ifade buyurmuştur: “İlk nübüvvet sözlerinden insanlığa ulaşan öğütlerden biri şudur: Eğer hayân yoksa, dilediğini yap!” (Buharî, İbn Mace, Ahmed b. Hanbel, Taberanî, İbn Hibban) Ulema bu hadisi açıklarken şöyle der: Gerçek hayâ, Allah Tealâ'dan utanmak ve yapıldığı takdirde ayıplanılacak şeylerden kaçınmakla elde edilir. Bunun aslı da İslâm'a göre değerli olmayan şeyleri (mâlâyânîyi) terk ve anlamlı, değerli şeylerle iştigal etmektir. Kim bu söyleneni yerine getirirse, Allah Tealâ ona gerçek hayâya ulaşmayı kolaylaştırır. Hayânın birçok mertebesi vardır. En üst mertebesi, kişinin, zahirde ve batında Allah Tealâ'dan hayâ etmesidir. İşte bu, kişiye müşahede makamı kazandıracak olan murakabe makamıdır. Bu anlamdaki bir diğer hadiste de şöyle buyurulur: “Dört haslet peygamberlerin sünnetindendir: Hayâ, güzel koku sürünmek, misvak kullanmak ve evlenmek.” (Tirmizî, Ahmed b. Hanbel) Şu halde hayâ, peygamberlerin insanlığa kadim bir mirasıdır. Ve ancak onlara inananların şahsiyetinin ayrılmaz bir parçası olarak tebarüz eder. Cenab-ı Allah'tan ve meleklerden utanmak Efendimiz s.a.v.'in, “bütünüyle hayr” olarak nitelendirdiği hayâ duygusunun canlı bir timsali olarak, kendisinin de yüksek bir hayâ duygusuna sahip olduğunu (Buharî) ve evinde oturan bir genç bekâr kızdan daha hayâlı olduğunu görüyoruz (Buharî, Müslim). Hayâ timsali olmakla diğer sahabîlerden ayrılan Hz. Osman r.a., bu özelliği sebebiyle Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz'in özel itinasına mahzar olmuştur. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.anhuma) yanına girdiğinde normal oturuşunu değiştirmediği halde, Hz. Osman r.a. yanına girdiğinde toparlandığını görenler, bunun sebebini sorduğunda şöyle buyurmuştur: “Meleklerin bile hayâ ettiği bir kimseden benim hayâ etmemem doğru olmaz.” (Müslim, Ahmed b. Hanbel) Yukarıdan beri yaptığımız açıklamalardan ortaya çıkan odur ki, hayâ, sadece utangaçlık olmadığı gibi, sadece başkalarına karşı izhar edilen bir duygu da değildir. Temeli iman olan hayâ, en başta Allah Tealâ'ya karşı gösterilir. Bu noktada İslâm'a özgü bir diğer kavramla karşılaşıyoruz: Mürüvvet... İslâm uleması mürüvveti, “açıktan yapıldığında hayâ duyulan bir işi gizli olarak da yapmamak” olarak tarif etmiştir. Şu halde İslâm'ın çizdiği çerçeve içinde ahlâkî ve ruhî olgunluk ancak kâmil anlamda hayâ duygusuna sahip olmakla elde edilebilir. Hud Suresi'nin, “Bilin ki onlar Kur'an okunurken gizlenmek için iki büklüm olurlar. Bilin ki, elbiselerine büründükleri halde bile Allah onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını bilir. Çünkü O, kalplerde olanı bilendir.” mealindeki beşinci ayetinde kimlerin kastedildiği İbn Abbâs r.a.'a sorulduğunda şöyle demiştir:

“Burada anlatılan kimseler, helada avret yerlerini açtıklarında o durumlarının semaya ulaşmasından, hanımlarıyla birlikte olma esnasında soyununca çıplak hallerinin semaya ulaşmasından korkup hayâ eden (ve hicap duyan) kişilerdir.” (Buharî) Buradaki “semaya ulaşmak” tabirinden maksat, meleklerin o duruma muttali olmasıdır. Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz'in şu beyanı bu noktayı açıklığa kavuşturmaktadır: “Çıplaklıktan sakının! Zira sizin yanınızda sadece helâya girdiğiniz zaman ve erkek hanımına sokulunca ayrılan melekler vardır. Onlardan hayâ edin, onlara karşı saygılı olun.” (Tirmizî). Utangaçlık hayâ mı? Din-hayâ ilişkisi konusunda akla şöyle bir soru gelebilir: Acaba hayâ duygusu insanın bir kişilik özelliği olarak yaradılışında mı mevcuttur, yoksa ona dinin kazandırdığı bir haslet midir? Bu soruya cevap olarak şunları söyleyebiliriz: Her ne kadar bazı insanlar yaratılış olarak utangaç iseler de, onlardaki bu duygu, dinin arzu ve itibar ettiği sınırlar çerçevesinde şekillenmedikçe makbul değildir. Din'in makbul saydığı hayâ, sadece insanlar karşısında değil, Allah Tealâ'ya, meleklere ve diğer mahlukata karşı da yaşatılması gereken bir duygudur. Şu halde dinimizin itibar ettiği hayânın, imana, niyete ve bilgiye dayalı olması gerektiğini söylemeliyiz. Aksi halde hayânın imandan olduğunu ifade eden nebevî haberi doğru anlamamız mümkün olmaz. Nefsiyle baş başa kaldığında hayâ duygusuyla bağdaşmayan işler yapabilen ya da böyle yapmasa bile niyetini halis kılmayan bir kimsenin utangaçlığının, İslâm'ın aradığı hayâ olmadığı açıktır. Hayâ duygusunun kalbî ve ruhî bir haslet olduğunu, kalp ve ruhun da ancak iman ile hayat bulabileceğini düşünürsek ortaya şu çarpıcı gerçeğin çıktığını görürüz: “Hayâ” kelimesi, “hayat” kelimesiyle aynı kökten gelmektedir. Bu da, hayânın ancak hayat ile mümkün olduğunu gösterir. Şu halde hayâ, ancak iman ile hayat bulan bir kalp ve ruhta vücut bulabilir. Muvatta şarihi Zürkânî rh.a. bu konuda Hakîm Tirmizî'den naklen şöyle der: “Kalp Allah'a imanla hayat bulduğu zaman onda hayâ da artar. Görmez misin ki, hayâ duygusuna sahip bir kimse bir şeyden hayâ ettiği zaman terler. Bu ter, ruhta coşan hayânın hararetinden ileri gelir. Hayânın coşmasından ruh da coşkuya kapılır ve kişinin bedeni ve alnı terler. Çünkü hayânın hakimiyeti yüzde ve göğüste tezahür eder. Bu, kişideki İslâm'ın kuvvetinden kaynaklanan bir durumdur. Zira İslâm, nefsin teslimiyetidir; din de nefsin boyun eğmesi ve inkıyad etmesidir. Bu  sebeple hayâ İslâm'ın ahlâkı olmuştur. Müslümanın hayâ ve tevazu sahibi olması da bundandır.” (Şerhu'z-Zürkânî ale'l-Muvatta, 4/323) Hayânın mertebeleri

Yukarıda hayânın birçok mertebesi olduğunu ve bunların en üstününün, kişinin, zahirde ve batında Allah Tealâ'dan hayâ etmesi olduğunu belirtmiştik. Ebu Süleyman ed-Dârânî k.s. şöyle der: “İnsanlar şu dört derece üzere amel eder: Korku, ümit, ta'zim ve hayâ. Bunlar içinde en şerefli mevki, hayâ üzere amel eden kimsenin mevkiidir. Zira bu kimse, kendisini Allah Tealâ'nın her halükârda gördüğünü yakinen bildiği için, hasenatından, günahkârların günahlarından hayâ ettiğinden daha fazla hayâ eder.” (Sühreverdî, Avârifu'l-Meârif, 516) Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz'in hayâyı, “Kavminden (iyi tanıdığın ve seni iyi tanıyan) salih bir kimseden hayâ ettiğin gibi Allah Tealâ'dan hayâ etmendir.” (Irakî: el-Muğnî -Tahrîcu Ahâdîsi'l-İhyâ- 1/172) şeklinde tarif etmesi, şüphesiz ki hayânın en yüksek mertebesini ifade etmekten çok, başlangıcını anlatmaktadır. Zira daha önce zikrettiğimiz bir hadiste, Allah Tealâ'dan hakkıyla hayâ etmenin nasıl olması gerektiği izah edilmişti. Kullar karşısında hissedilmesi gereken hayâ duygusu, amelî ve kalbî hayatta kemalâta doğru yükselişte yakîn arttıkça gerçek anlamını bulur ve sahibini, az yukarıda Ebû Süleyman ed- Dârânî k.s.'den naklettiğimiz mertebeye taşır. Yine Ebû Süleyman ed-Dârânî k.s.'nin şu sözü bu noktayı işaret etmektedir: “Kul Rabbinden hayâ ettiği zaman hayrı tamamlamış olur.” (Ebû Nu'aym: Hilyetu'l-Evliya, 9/270) Hayâ güzellik, hayâsızlık çirkinliktir Hayâ sahibi bireylerden oluşan toplumsal hayatta faziletin en geçer akçe olduğunu belirtmeye gerek duymuyoruz. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde toplumları derinden etkileyen her türlü bunalımın ve küresel felaketin temelinde, çıkarcı, fırsat düşkünü, utanmaz ve uslanmaz bireyler bulunduğunu görmek zor değildir. Hayatın hayâ ile ilişkisi koparıldığından beridir ki, aileden başlayıp bütün toplum kesimlerine yayılan çürüme kalpleri ve ruhları öldürüyor. Adına “modernlik” dediğimiz bu savrulma, insanı kendisinden, çevresinden ve hatta Yaratıcısı'ndan uzaklaştırıyor. Bilenler bildikleriyle, cahiller cehaletleriyle hayâyı hayattan kovuyor; zira onlara bu hayatta var olmanın, fırsatçılıkla, yırtıcılıkla ve “medeni cesaret”le mümkün olduğu söyleniyor. Böyle bir ortamda güzellikten, faziletten, esenlikten ve huzurdan söz etmek elbette mümkün değildir. Kollarımızı makas gibi açarak haykırmanın vaktidir: “Edepsizlik ve çirkin söz girdiği yeri çirkinleştirir. Hayâ ise girdiği yeri güzelleştirir.” (Tirmizî)

1 Aralık 2017 Cuma

CAMİ


CAMİ

Ne çok sevinirim açılınca kapım

Hele bir de babasının elinden tutmuş

Küçük bir çocuk girdiğinde içeriye

Küt küt atar kalbim

Elim ayağıma dolaşır

‘Hoş geldin’ derim sessizce

‘Hoş geldin evine.’

 

Hemen tanıtırım kendimi:

‘Bak, derim kubbeme, ne kadar da

geniş değil mi?

Minarem kalem gibi

Bu mihrap, şu minber

Rengarenk tespihler

Zikretmek içindir Allah’ı

 

Kuşlar gibi özgür çocuk

Babasının yanında

Kaşla göz arasında

Hemen secdeye gider

Bilir ki

Secde eden çocukların alnından

Melekler öper.                                  

    Mustafa Ökkeş Evren
Diyanet çocuk ekim 2011

30 Kasım 2017 Perşembe

ISLAM, GOTT, Muhammed, Die Moschee


Islam bedeutet Frieden, Sicherheit und Hingabe. Die Religion Islam hat das Ziel, die Menschen auf der Erde und im Jenseits zum Glück und zur inneren Ruhe zu führen. Der Islam hat zu allen Lebenslagen der Menschen Problemlösungen vorgeschlagen. Toleranz, Liebe und Gleichheit sind wichtige Elemente des Islam. Zwischen Islam, Christentum und Judentum gibt es sehr viele Ähnlichkeiten.

Mit Aussprechen des Bekenntnisses zum Glauben (Kelime i Şehedet) an den einzigen Gott und seinen Propheten, tritt man in den Islam ein. Das Bekenntnis wird mit dem Herzen anerkannt und mündlich ausgesprochen. Das Bekenntnis darf niemandem erzwungen werdwn, es muss mit reinem Gewissen entschieden werden. Eine Taufe wie im Christentum gibs es nicht.

Jemand, der das Bekenntnis abgelegt hat und damit in den Islam eingetreten ist, wird Muslim genannt. Muslim ist jemand, der sich Gott hingibt und an Gott glaubt. Nach der Aussage des Propheten Muhammed ist ein Muslim so eine Person, vor dessen Worte und Hand die Menschen sicher sind und niemand zu fürchten hat.

 

Der Glaube im Islam ist auf 6 Glaubensgrundlagen aufgebaut. Ein Muslim glaubt an all diese Grundlagen.

die Einheit Gottes (Allah)

die Propheten Gottes (alle) unter anderem ; Adam, Noah, Abraham, Jakob, Joseph, Moses, David, Saloman, Jesus, Mohammed

die offenbarten (heiligen) Bücher; Psalter, Thora, (Altes Testament), Bibel (Neues Testament), Koran

die Engel: Gabrail, Michael, Israfil, Azrael

den Jüngsten  Tag und die Aufferstehung

die Vorherbestimmung  (Schicksal- Predestination)

 

Wenn der mensch diese Glaubensgrundlagen bekennt, werden ihm damit Aufgaben auferlegt, die ein Muslim gegenüber Gott, denn Menschen und der Umwelt hat. Diese sind zum Teil in den fünf Säulen definiert.

Allah ist der Name Gottes, der die Menschen, Westen und alle Welten erschaffen hat, der allmächtig und Allbarmherzig ist. Gott für das Glück der Menschen in der Welt und im Jenseits Propheten gesandt. Gott hat den Menschen gezeigt, was zum Paradies oder zur Hölle führt. Das wichtigste für die Muslime ist der Glaube und die Anerkennung der Einheit Gottes (Tevhid).

Das gnadenreiche, “heilige” Buch, das Gott, dem Propheten Mohammed in 23 Jahren durch Gabrail offenbarte, heisst Koran. Der Koran beinhaltet die Worte Gottes (Logos) und besteht aus Versen (Ayet), sie die 114 Suren (Sure) bilden. Der Koran ist das grosste Wunder des Propheten Mohammed für der Wegführer zum Glück. Muslime lesen den Koran sowohl  im Gebet als auch ausserhalb des Gebetes in der ursprünglich offenbarten Originalform auf Arabisch. Das wird das Rezitieren (Kıraat) des Koran genannt.

 

Die Glaubensgrundlagen beziehen sich zum Glauben, die fünf Säulen, auf die Taten der Muslime. Der Islam ist auf diese fünf Säulen aufgebaut.

 

Das Glaubensbekenntnis  (Kelime i Şehadet: “Ich bezeuge, daß es keinen anderen Gott außer Allah gibt, und daß Mohammed sein Diener und Gesandter ist”

Das Gebet  (Namaz)

Das Fasten  (Oruç)

Das Armensteuer  (Zekat)

Das Pilgerfahrt  (Hac)

 

Das gebet ist ein wichtiges Element der fünf Säulen und der Stützpfeiler der Religion. In der Kindheit wird den Kindern das Gebet beigebracht und der Pubertat fangen die Jugendlichen an, zu beten, weil für sie damit die Verantwortung beginnt und sie zu Erwachsenen werden.

 

Wenn es möglich ist, wird das Gebet gemeinsam in der Moschee verrichtet wenn es nicht möglich sein sollte, kann man es auch selbstandig, an einem sauberen Platz, wie zu Hause, auf dem Gebetsteppich oder auf einer reinen Auflage, verrichten. Man kann es auch spater nachholen, wenn man das Gebet nicht innerhalb der Gebetszeit verrichten kann. Frauen und Manner können mit den Kindern zusammen in der Moschee ihre Gebete verrichten, wenn es keine seperate Gebetsraume gibt. Die Kinder beten zwischen den Mannern und Frauen.

 

Die Moschee ist ein Ort der Zusammenkunft, Versammlung und Platz der Niederwerfung. Sie wird als vielseitige Begegnungsstatte benutzt, und dient als soziales, kulturelles, wissenschaftliches, padagogisches und religiöses Zentrum. Die Moschee hat viele zugehörige Bereiche; Fraunen-Jugend- und Bildungsabteilungen, Sport – und Freizeiträume, Bibliotheken, Büchereien, Waschungs- und Duscgelegenheiten. Speziell ist die Moschee der Ort, wo die Gläubigen ihre Gebete verrichten.

 

Theologisch gebildete Fachleute, Vorbeter, Lehrer oder Gelehrte werden Imam oder Hoca genannt. Sie betreuen die Gemeinde in religiöser, sozialer, kultureller und padägogischer Hinsicht. Sie halten Predigten, beten die gemeinsamen Gebete vor, beraten die Gemeinde und helfen in den weiteren religiösen und sozialen Belangen.

Es sollte ein İmam das Gebet vorbeten,Wenn das gemeinsame Gebet verpaßt wird, kann das Gebet auch selbständig verrichtet werden. Wenn mindestens zwei oder mehrere Personen das gemeinsame Gebet verpaßt haben, kann derjenige unter der Gruppe das Gebet vorbeten, der sich am besten in der Rezitation usw. Auskennt. Damit wird es zu einem gemeinsamen Gebet, was aus religiöser Sicht wertvoller ist und bevorzugt wird.

 

Muhammed  wurde um das Jahr 571 n. Chr. İn Mekka auf der Arabischen Halbinsel geboren und gehörte dem Stamm der Propheten Ismael, dem Sohn Abrahams und Hagars zurück. Sein Vater hieß Abdullah und seine Mutter Aminah. Der  Prophet verlor früh seinen Vater und seine Mutter. Er wuchs erst bei seinem Großvater Abd’al-Muttalib dann bei seinem Onkel Abu Talib auf.

Mit 40 Jahren (610n. Chr.) erhielt Muhammed die erste Offenbarung Gottes durch den Engel Gabriel auf dem Berge Nur.

 

Betrachtet man die Abschiedspredikt in Bezug auf die Menschenrechte ist zu erkennen, dass sie religiösen und moralischen Inhalt aufzeigt. Heute liegt das Gleichheitsprinzip den Menschenrechten zu grunde. Ebenso wird in der Predigt die Brüderlichkeit die Gleicheit zwischen den Menschen hervorgehoben und fundiert.

Das Gleichheitsprinzip wird im Koran immer wieder ausgesprochen und betont. Für die Gesellschaftsordnung und das Leben des Einzelnen sind drei Grundlagen im Koran vorgegeben. Diese sind der Monotheismus, die Unantastbarkeit des Lebens und die Unantastbarkeit der Ehre. (Kur’an: 25/68-69)

Die Unantastbarkeit des Lebens und der Ehre haben einen besonderen Platz bei der Formulierung der religiösen Ziele.

Einen Menschen zu töten, wird im Koran als eine Staraftat gegenüber der ganzen Menschheit gesehen. Da die Menschen aus ein und demselben Wesen erschaffen sind (Kur’an: 4/1; 6/98),  gilt ein Angriff auf den Einzelnen wie auf die Menschheit.

 

İMAN - İTAAT

İMAN- İTAAT Bizler bazı şeyleri ya yanlış anlıyoruz yada işimize öyle geliyor o şekilde kullanıyor, davranıyor , savunuyoruz. Alla...